Bu dünyadan ne götürebiliriz?

Bu dünyadan ne götürebiliriz?

13 Eylül 2019 Cuma  |   Köşe Yazıları

İş çıkışı adımladığım Piyatnitskaya Caddesi akşam keyfine hazırlanıyor. Tadını çıkaracaklara mükemmel bir yaz gecesi müjdeliyor şimdiden.  

Yağmurlu günlerden sonra kalabalığın coşkusu hercai menekşeler gibi patlıyor. Kimi mekanların önünde başlayan müzik performansları halka halka çekiyor kalabalığı. Neşeli konuşmalar matematiği henüz kağıda dökülmemiş gizemli bir müzik gibi gökyüzüne yükseliyor.  

Şimdilik yürümeyi tercih ediyorum ve Balçuk Caddesinin solundan Büyük Moskova Nehri Köprüsüne çıkıyorum. Kalabalığın arasına karışmadan, GUM’un arka tarafından Nikolskaya Caddesine yöneliyorum. 

Nikolskaya Caddesi hep farklı geliyor nedense. Işıklı bir renk cümbüşü içindeki asılı süsler mi sebebi bilmiyorum.  

Oturup bir kahve içmeye karar veriyorum. Seçtiğim kafede dışarıdaki masalar dolu olunca içeriye, cam kenarına oturuyorum. 

Heinrich Böll’ün köprüden geçenleri saymakla görevlendirilen ama sevdiği kızı istatistiklerden sakınan kahramanı geliyor aklıma. Böyle bir kalabalıkta insanları saymak anlamsız tabii. Kimi saymazdım diye bakıyorum bir an. Hangi birini deyip, vazgeçiyorum. 

İçeride, hemen yanımda iki yaşlı teyze oturuyor. Tatlılarla, çaylarla masayı donatmışlar deyim yerindeyse. Bir an için göz göze geldiğimiz teyze masadaki tatlı bolluğunun dikkatimi çektiğini fark etmiş olacak ki, “Biz artık bu dünyadan ne götürebiliriz, ona bakıyoruz” deyip gülümsüyor. Öbürüyse arkadaşının bir yabancıya yaptığı bu espriden memnun olmuşa benziyor. 

Gülüyoruz. Onların bu güzel halleri hoşuma gidiyor aslında. Buna rağmen hikâye arayan biri gibi “Kimse bu dünyadan bir şey götüremez, her şey burada kalıyor”, deyip fitili ateşliyorum. 

Şaka mı yapıyorum yoksa bir kafa tutma hali mi benimki anlamaya çalışıyorlar önce. Gün görmüş teyzeler bunlar. Birbirlerine bakıyorlar. Ak saçları bir savaş gazisinin göğsündeki madalyalar gibi duran ya da bir yaşam anıtının gösterişli süsleri gibi göz alan teyze söze giriyor: 

“Beyefendi siz gelsenize bizim masaya.” 

Birbirine kur yapan gençlerin ya da yetişkinlerin masa birleştirme anlarına şahitliğim olsa da Moskova’da, şaşırıyorum duruma. Yine de tereddüt etmiyorum. Garsona işaret edip geçiyorum masalarına. Teyze sataşıyor tatlılıkla: 

“Demek bu dünyadan bir şey götürülmez diyorsun? Öyle mi?” 

Bir an için susuyorum ve dışarıya bakıyorum. 

Teyze “Daldınız?”, diyor. 

“Birden kalabalığın içinde Tolstoy’u gördüm gibi geldi de.” 

“Ne? Buralarda Stalin ve Lenin'i görürsün ama Tolstoy’u görmek mümkün değildir, nereden çıkardın bunu? Onlar da turistlerin fotoğraf merakı için böyle giyinenler, biliyorsun işte.” 

“Peki ama neden Tolstoy yok örneğin, o daha önemsiz biri değil ki?”, deyip tartışmayı alevlendiriyorum yine. Ama teyzenin asıl sorusu aklımda. 

“İnsanlar politikayı daha çok seviyor belki, liderleri herkes bilir sonuçta. Bir de Kızıl Meydan, Kremlin olunca, onların buralarda olması daha mantıklı.”  

Diğer teyze söze giriyor bu sırada. İnce yüzlü ak saçlı teyzenin tersine o daha tombulca. Kocaman gözlükleri var bir de. 

“Bu liderler sıradan kimseler değil, toplumu böylesine değiştiren ve dünya tarihine etki eden kimseler.” 

“Evet bu doğru”, diyorum. 

Gözlüklü teyze devam ediyor. 

“Yalnız turistler böyle gelmeye devam ederse, Yasnaya Polyana’da ya da Park Kulturi metro istasyonunun arka tarafındaki evinin oralarda Tolstoy’u da görebiliriz yakında.” 

“Benim kastettiğim onu fiziken görmek değildi ama”, diyorum. 

Ak saçlı teyze söze giriyor yine.  

“Sen benim sorumu geçiştirdin,  cevap ver önce. Bu dünyadan hiçbir şey götürülemez diyordun. Sonra Tolstoy’u gördüğünü söyledin.” 

“Yani sorunuzu düşünürken Tolstoy gelmişti aklıma da o yüzden öyle dedim. Bir söz vardır, dünya malı dünyada kalır, diye. Yani hayat boştur bir bakıma. Ne götürebiliriz ki?” 

“Peki Tolstoy ne diyor bu konuda, onu düşündüğüne göre!” 

“Tolstoy Hz. Süleyman’ın “boştur boş” sözünü çok gündeme getiriyordu.” 

“Dünyadaki her şey bu kadar anlamsız mı yani?” 

“Bilmem ki, siz benden daha büyüksünüz.” 

“Eh, bizim de fikirlerimiz var ama Tolstoy ne diyor sen onu söyle önce.” 

“Biliyorsunuz Tolstoy hayatın anlamına dair bir şey arıyor ama sonunda bir cevap bulamıyor. Hayatın anlamı yok, hayat bir derttir diyor, daha doğrusu bu akılla kavranacak bir şey değildir, o yüzden sonunda inanç kavramını gündeme getiriyor. Yani bizim hayatın büyük dert olduğunu bilip de buna katlanmamız ve yaşamaya devam etmemiz inançla ilgili Tolstoy’a göre.” 

Bu sırada büyük gözlükleri olan teyze eliyle gözlüklerini ileriye doğru iterek dikkatle bakıyor. 

“Immanuel Kant da bu tür sorulara kesin bir yanıt getirilemez diyor ya zaten. Gerçi Hegel’e göre her şey öğrenilebilir ama insan bilgisi kuşaktan kuşağa değişim gösterir, mutlak bilgi diye bir şey yoktur.” 

Teyzenin bu çıkışı şaşırtıyor beni. Hatta tekinsiz bir atmosfer doğuyor neredeyse. “Nereye düştük” diyorum kendi kendime. 

Bu sırada “İnanç derken kastettiğiniz ne?”, diye soruyor ak saçlı teyze. 

“Yani neye inanırsan inan bence, yeter ki bizi yaşatan bir şey olsun.” 

“Bizi yaşatan bu tatlılar evladım, iyi geliyor, hem bu saatten sonra kilo milo fark etmez”, deyip gülüyor, gözlüklü teyze. 

Fakat ak saçlı teyze ifadesine ciddiyet yükleyip söze giriyor yeniden. 

“Beyefendi siz bizim Tolstoy’u bilmediğimizi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Tolstoy’a göre hayatın boş olduğunu düşünüp bununla baş etmeye çalışanların yöntemlerinden biri de epikürcü yoldur. Yani insan hayatın anlamsızlığını bilse de sunduğu nimetleri tatmaya ve yaşamın zevkini sürmeye devam eder. Bu dünyadan ne götürürse götürmeye çalışır bir bakıma. Yine de şurada oturup bir tatlı yedik diye bu anlayışı benimsediğimizi söylemiyoruz tabi.” 

Tartışmadan galip çıktıklarını ima edercesine “Garsonu çağıralım tatlıları beyefendi ödesin”, diyor gözlüklü teyze. 

Hep beraber gülüyoruz. Teyzeler beni şaşırtıyor gerçekten. Misafir olduğumun ve önemli olmasa da hesabı bana ödetmeyeceklerinin farkındayım.  

“Evet devam et delikanlı, cevabın ne olacak?” diye soruyor aklı saçlı teyze. 

“Ama siz zaten her şeyi biliyorsunuz ve beni konuşturuyorsunuz gibi geldi.” 

Gözlüklü teyze söze giriyor. 

“Yok evladım, sen olmasan biz bunları nerede konuşacaktık, hatırlamazdık bile, ben emekli felsefe öğretmeniyim, kuzenim de edebiyat öğretmeni idi. Sayende farklı bir gün yaşıyoruz işte. Bu tatlı düşkünü yaşlılardan her şey beklenir zaten.” 

Ak saçlı teyze bir kez daha ciddileşerek “peki hep Tolstoy’dan bahsettin, sen ne diyorsun bu hayat ve ölüm konusuna.” 

“Bunlar büyük düşünürlerin bile zorlandığı şeyler ben ne diyebilirim ki?” 

“İşte ben de onu diyorum ya, ne diyebilirsin bir dene bakalım.” 

“Tolstoy dert olduğunu söylese de hayat çok güçlü bir şey ve insanların ölüm ötesine dair bir bilgisi yok henüz. Ölümlülük kabul edilemiyor. Cennet fikri bile hayata bir övgü.” 

Gözlüklü teyze eliyle gözlüklerini ileri iterek, “Eh biraz öyle tabi”, diyor. 

Bu sırada “Lavaboya gidip geleceğiz” diyorlar. Kadınların bu beraber lavaboya gitme durumu oldum olası ilginç gelmiştir. Fakat dönmeleri uzun sürüyor nedense. Beklerken gelip geçeni seyrediyorum yine. 18. yüzyıldaki Rus prensesleri gibi giyinmiş kızlar fotoğraf çektirmeye çalışıyor turistlerle. “Bu kalabalığın bir matematiği var mı” diye bir soru geçiyor kafamdan. 

Bunu düşünürken teyzeler dönüyor ve “Sen de tatlı ye” diye ısrar ediyorlar. 

“Peki, o zaman mödevik olsun”, diyorum. 

“Ne oldu şimdi?”, diyor gözlüklü teyze. “Tartışma bitti mi, nereye bağladınız?” 

Ak saçlı teyze “bilmem ona sor” diyor, beni işaret ederek. “Belki Tolstoy’dan bir şeyler hatırlar.” 

Bakışları bana yöneliyor.  

“Bizim Nazım Hikmet diye ünlü bir şairimiz yaşadı Moskova’da. Belki de bilirsiniz. Bir şiirinde şöyle diyor: ne acayip gücümüzdür, kahramanlıktır yaşamak, öleceğimizi bilip, öleceğimizi mutlak.” 

“Evet tabi ki biliyoruz Nazım’ı diyor. Ee, devam et bakalım.” 

“Yani yaşam sihirli bir güç, bu doğru. Ama bu dünyadan bir şey götürmek değil de ne bırakabiliriz diye bakmalıyız. Sizin de böyle düşündüğünüzü biliyorum tabi ki. Mesela Tolstoy çalıştı, kitaplar yazdı ve bu değerli düşünceleri bıraktı. Topraklarını bağışladı. Zenginliğinden, hırslarından arındı ve fakirlerin arasında vakit geçirmeye başladı. Sevgiyi, affetmeyi öne çıkardı.” 

Ak saçlı teyze, “tamam evladım, söylev moduna geçme, doğrudur söylediklerin, hem bak Tolstoy bize bakıyor camdan”, diyor. 

Başta yaptığım gibi onun düşüncelerini akla getirmek gibi bir ima olduğunu düşünerek cama bakmıyorum önce. Fakat herkesin aynı anda dışarıya yöneldiğini fark ediyorum. Tolstoy orada gerçekten. En yaşlı haliyle, kocaman sakalıyla orada. Ve elinde bir yazı tutuyor: 

“İnsan yalnızca şimdinin içinde özgür.” 

Tolstoy öyle duruyor. Kıpırdamadan, en ciddi haliyle orada. 

“Peki tamam sadece bu nasıl oldu onu söyleyin”, diyorum. 

“Biraz önce lavaboya gittiğimizde bir sürpriz planladık. Çok yakında bir tiyatro var. Ve müdürü yeğenimdir, böyle bir kostüm zor değil onlar için, ayrıca hazır kostümler oluyor”, diyor ak saçlı teyze. 

“Şaşırdım gerçekten.” 

“Bugünkü ilginçliklere biz de katkı yapalım istedik”, deyip gülüyorlar. “Sen misin Onu gördüğünü söyleyen” dercesine. 

Tolstoy’a el sallamak istiyorum ama çoktan ayrılmış olduğunu fark ediyorum. Oraya gelip gelmediğini bir soru gibi imleyen tiyatrocu zamanı kısa tutuyor belli ki.  

Teyzelerden ayrıldıktan sonra kalabalığa karışıyorum. Kafamda şimdi ve özgürlük kelimeleri bir lamba gibi yanıp sönüyor.

Hegel’in sözü geliyor aklıma: “İçinde olduğun şeyi onaylıyorsa nefsin, özgürsün!”

Yazının orijinalini ve diğer yazıları okumak için tıklayın