Blog yazarlığı mı, sosyal medya amigoluğu mu?

Blog yazarlığı mı, sosyal medya amigoluğu mu?

24 Aralık 2019 Salı  |   Köşe Yazıları

"Bu da nereden çıktı şimdi?" "Bu nasıl bir kıyaslama" diyebilirsiniz. Bir kere baştan haksız bir kıyaslama olduğunun farkındayım. Yazı yazmanın ve okumanın zül sayıldığı bir ülkede en kısa yoldan ve anında mesaj vermenin en kolay yolu olan sosyal medya, bu kıyasın tartışmasız galibidir. 

Her şeyden önce bir kere blog yazmak, son derece zahmetli ve emek gerektiren bir iştir. Gündemi yakala, konu bul, bulduklarını tasarla, içeriğe dikkat et, yazım kurallarına uygun hale getir, tekrar gözden geçir, gerekirse uygun görsel bul, siteye gönder filan derken gitti yarım günün...  

Hele benim gibi bir de sağ kolunu kırdın mı istesen de yazamazsın. Bunu nasıl mı yazıyorum, sol elle tek tek harflere basarak kağnı hızıyla... Üstelik sol elle mouse kullanmak ayrı bir dert, şu aralar solakların dertlerini de anlayabiliyorum. Günümüz endüstriyel tasarımlarının neredeyse tümü sağ elini kullananlara göre dizayn edilmiş. Düşünün bildiğiniz kahve cezvesi bile solaklara göre değil, deneyin isterseniz. Solak olmak gerçekten çok zormuş.  

Sadece bu kadar olsa yine iyi, bir de yazılarınızı yayınlayacak uygun bir platform bulmak başlı başına bir sorun. Blog yazanlar bilir, bu konuda  yılların gediklisi Milliyet Blog var, Radikal Blog zaten çoktan mevta oldu... Kişisel bloglar da var ama fenomen değilseniz onların etki dereceleri son derece sınırlı... Bu açıdan "Medya Günlüğü" şu an çölde vaha gibi... 

Milliyet Blog demişken, orası bambaşka bir alem. Açık konuşmak gerekirse yazarlar arasında ne yazık ki kast sistemi var. Onlar kabul etse de etmese de bu böyle. Birileri kendi aralarında toplanır, çok önemli(!) kararlar alır, aralarında günün/ayın yazı ve yazarlarını seçerler. Kendilerinden başka kimseyi beğenmezler. Editörleri tanırlar, sen yenisin, ben senden daha eskiyim, buraları dutlukken muhabbetleri filan yaparlar...  

Bazen kapışırlar, birbirlerine demediklerini bırakmazlar. Genellikle tanış olanlar yazılarının altında birbirlerine övgüler düzerler, çoluk çocuk nasıl diye hal hatır sorarlar. Bazıları da benim gibi olup biteni dışarıdan izler, arada bir keyfi olursa yazı gönderir, 3-5 yazı okur bir daha aylarca, yıllarca uğramaz. 

Neyse bırakalım dedikoduyu...Sonuç olarak blog yazmak öyle göründüğü gibi kolay bir iş değil ve yazdıkların son derece sınırlı bir çevrede okunur. Aranızda kaç kişi her gün düzenli olarak blog sitelerine girer, yazı okur? 

Halbuki sosyal medya öyle mi? Bir kere tamamen özgürsün, ne editör bekleme derdin var, ne yazdıklarının geri dönme olasılığı... 

İstediğin an istediğin konuyla çevren ile buluşabilirsin. Gündeme dair anında yorum yapma, değerlendirme şansın var. Üstelik uzun uzun emek vermen de gerekmiyor. Ne yazım kurallarına dikkat gerekiyor ne de giriş, gelişme, sonuç...İstediğin kadar devrik cümle kurabilir, -de-da bitişik yazabilirsin. Hele bir de cafcaflı iki foto, bir video koydun mu tamamdır. Doğruluk, tarafsızlık, objektiflik çok önemli değil. Çamur at izi kalsın. RT ve fav uğruna istediğin yalanı atabilirsin. Çok beğeni almak için ondan bundan da aşırabilirsin. 

Diyelim paylaşımlarını beğenmedin, sil gitsin yenisine bak. Yazmak istemediğin zamanlar fotoğraf ya da videolardan albümler oluşturabilir, kişisel sergiler açabilirsin. Dinlediğin müziği paylaşabilir, ruh haline göre efkarlanabilirsin. 

Blog öyle mi? İnsan bir kere yazdıklarını silmeye kıyamıyor, o kadar emek vermişsin. Ayrıca sosyal medyanın gücü ile blog sitelerini kıyaslamak bile abesle iştigal. Bir yanda 7-24 jet hızıyla at koşturabileceğiniz bir alan, öte yanda emekli kıraathanesini andıran kaplumbağa hızıyla çalışan bir sistem. Ama her şeye rağmen blog yazmanın tadı da bir başka, biraz bağımlılık gibi bir şey, yazmadan duramıyorsun işte... 

Ama şunu da kabul edelim, blog yazarları içinde de tribüne oynayan çok yazar var. İşin kolay yolunu bulmuşlar, özellikle futbol yazanlar içinde taraftara hoş gelecek yazılar yazan, kraldan çok kralcılık yapan, nabza göre şerbet veren çok yazar var.

Yazdıklarının doğru ya da objektif olması gerekmez, günü kurtarsın yeter. Rakibe pislik at, hakemlere pislik at, kendi yanlışlarını görme oldu bu iş... Yani amigolar sosyal medyada çok fazla olsa da zaman zaman blog yazarları içinde de oluyor. 

Son bir benzetme ile yazıma nokta koyayım. Blog siteleri mahallenin kuytu köşesinde kalmış antika dükkanları gibi, sadece arada bir meraklısı uğrar. Sosyal medya siteleri ise şehrin en işlek caddesindeki görkemli mağazalar veya AVM'ler gibi...Hem havalı, hem çeşit bol, ne ararsan var...Üstelik hepsinin önünde "gel vatandaş gel" diyen tezgahtarları var. Görmesen bile ne sattıklarını duyarsın. 

Kalın sağlıcakla...