Bir Rus diplomatın Türkiye anıları

Bir Rus diplomatın Türkiye anıları

28 Ağustos 2019 Çarşamba  |   MG Özel

Deneyimli Rus diplomasisinin yetiştirdiği önemli isimlerden biri olan Vladimir Solotsinskiy, Türkiye’yi de son derece yakından tanıyor. 

Rusya'nın saygın üniversitelerinden MGİMO’da öğrenim gören, Türkiye'deki Rus Büyükelçiliğinde 70'li, 80'li ve 90'lı yıllarda çeşitli kademelerde görev alan, Makedonya’da büyükelçilik, Ukrayna’da başkonsolosluk yapan Solotsinskiy halihazırda da Rus-Türk İşadamları Birliğinin (RTİB) genel sekreterliğini sürdürüyor. Solotsinskiy söyleşimizde, 1970'ler ve 80’ler Türkiye’sini, o dönemlerde İstanbul ve Ankara'ya dair izlenimlerini ve ilginç anılarını bizimle paylaştı, ayrıca Türk-Rus ilişkileri ile ilgili değerlendirmelerde bulundu:  

- Türkiye ile ilgili sorulara geçmeden önce siz görevde iken dağılan Sovyetler Birliği’nden başlamak istiyorum. Komünist sistem içinde büyüdünüz, yetiştiniz ve bir diplomat olarak uzun yıllar ülkenizi temsil ettiniz. Sovyetler'in dağılması sizde nasıl bir etki uyandırdı? Neler hissettiniz? 

- Pek iyi şeyler hissetmedim tabii. Kimse hissetmedi. Aslında o zaman bir referandum yapılmıştı ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasına Sovyet vatandaşlarının yüzde 80’i “Hayır” demişti. Ama Yeltsin ve Gorbaçov arasında iktidar mücadelesi vardı. Yeltsin sürekli Amerikan Başkanı ile görüşüyordu. Gorbaçov’u siyasi sahneden silmek için Sovyetler Birliği'ne son vermek istedi. Ben böyle görüyorum. Gorbaçov’u veya Yeltsin’i seven biri değilim. Ama dağılma dönemi Sovyetler Birliği halkı için büyük üzüntüye neden olmuştu. 

- Sovyetler Birliği'nin dağılmasına neden olan önemli faktörler nelerdi sizce? Örneğin ekonomik faktörler rol oynadı mı? 

- Aşırı silahlanmaya çok para ve kaynak harcandı. Bir de şöyle bir şey var: Sanırım komünist ideolojiye artık insanlar inancını  yitirmeye başlamıştı. Sistem yaptığı yanlışlıklarla kendi sonunu hazırlamış oldu. Çünkü ekonomik bakımdan yetersizlikler oldu. Bir partinin tekeli vardı. Ama size şunu söyleyeyim ki her tekel çürüme yaratır. Her şeye tek parti otoritesi karar verdi. Ama sorumluluğu yoktu. Yani yanlış bir şey olduğu zaman kabahat onlarda değildi. Sovyetler Birliği'nde tabii ki iyi işler de oldu.  

- İyi olan şeyler nelerdi? 

- Eğitim, kadınların özgürlüğü gibi konular önemliydi. Başlarda ciddi sanayileşme adımları atıldı. Ama daha sonra bunun devamı gelmedi. Yani sistem kendi içinde dönüşüm ve yenilik sağlayamadı.  

- Bir de petrol fiyatlarının düşmesinin etki ettiği yönünde görüş var...  

- Petrol fiyatlarının da etkisi oldu tabii. Çok düşmüştü. Aslında Stalin zamanında ekonomi petrole bağımlı değildi. Petrole bağımlılık Brejnev zamanında başladı. Böyle bir bağımlılık hiç doğru olmadı.   

- Stalin hakkında ne düşünüyorsunuz? 

- Ben Stalinist değilim. Öldüğü zaman 5 yaşındaydım. O zamanlar neler yaşandığını hatırlamıyorum. Ama o dönemde yaşanan acılar var, kamplar var. Tabii başarılı taraflar da var. Özellikle sanayileşme konusu ve ikinci Dünya Savaşı’ndaki başarı. Bakınız, ülkenin ekonomik gelişmesi anlamında katkılarını inkar edemeyiz. Bir de o zamanlar insanlar komünizme inanıyordu. Biz şimdi acı çekeceğiz ama çocuklarımız bunun meyvelerini görecek diye düşünüyorlardı. Ama genelde bütün devrimlerden sonra insanlar iyi şeylere inanıyor. Mutlu oluyor, kötüyü düşünmüyorlar. Ama böyle bir sistemi uygulamak etrafınızdakiler size karşı iken kolay değil. 

- Peki İkinci Dünya Savaşı? 

- Savaşın öncesinde bütün kapitalist dünya Sovyetler Birliği'ne karşıydı ve Sovyetler Birliği zor durumdaydı. Belki de İngilizler, Fransızlar Hitler’i Sovyetler Birliği’nin üzerine sürmek istediler. Ama hesapları yanlış çıktı. Stalin bu dönemde çok çaba harcadı. Yine de genel olarak yanlışlarına bakarsak özellikle insan hakları bakımından savunulamayacak şeyler var. Çalışma kampları var. Bunlar kulağa hoş gelmiyor. 
 

 

- Türkiye yıllarınızla ilgili sorulara geçmek istiyorum... Ama önce Türkiye ve Türkçe maceranız ilk nasıl başladı?. 

- Türkiye’ye ilk kez çocukken, 1961 yılında gittim. Babam Ankara'daki Sovyetler Birliği elçiliğinde görevliydi. Ankara'da Rus okulu olmadığı için Moskova’da kaldım ve orada okula gidiyordum. Tatil için ailemin yanına gidecektim. Annem Moskova'ya geldi. Beni ve kardeşimi aldı. Moskova'dan trenle yolculuğa başladık. O zaman Sovyetler Birliği ve Türkiye arasında uçak seferleri yoktu. Moskova’dan Odessa’ya trenle gittik. Odessa’da vapura bindik ve Romanya Köstence Limanı’na oradan da Varna’ya uğrayarak İstanbul’a geldik. İstanbul'da bir gece konsoloslukta kaldık. İstanbul’dan trenle Ankara’ya geçtik. Yolculuk toplam bir hafta sürdü. O zamanlar çok sevmiştik Ankara’yı. Sessiz, güzel bir şehirdi. Etrafımdakilere buraya diplomat olarak geleceğimi söylemişim. 

- Görev yaptığınız sürece Türkiye'de hem 70'leri hem de darbe sonrası dönemleri gördünüz, 80'li yılları yani. Tabii 70'lerde Türkiye’de başka bir ortam vardı. İthal ikamesi politikaları vardı. Petrol krizleri yaşandı. Döviz kıtlığı vardı. Siz nasıl hatırlıyorsunuz o yılları? 

- Bakın ben size 1974 İstanbul’unu anlatayım... Trenle geldim. 3 gün sürdü. Moskova'dan tren Sofya’ya gidiyordu. Sofya'da birkaç vagon Münih ekspresine bağlanıyordu. Münih ekspresi ile geliyorduk İstanbul’a. Tabii İstanbul o zaman çok güzeldi. Çok sakindi. Trafik çok rahattı. Şehir temizdi. İnsanlar iyiydi. Ama öteki taraftan bir paket Malboro yüzünden hapse girmek mümkündü. Bizim konsolosluk İstiklal Caddesi'nde idi. Her gün orada yürüyorduk. Çok güzeldi. Devamlı olarak çocuklar bize yaklaşıp sigara satmak istiyorlardı. Yabancı olduğumuzu anladıklarında “bize ne satabilirsin” diye soruyorlardı. Sinemaya gidiyorduk. Türk filmlerini de izliyordum. 

O zamanlar maaşımız Türk parası olarak veriliyordu. O yüzden döviz kurları yükselince çok sıkıntı oluyordu. Biz de şikayetçi oluyorduk. Ama daha sonra bizim maaşlar dolara çevrildi. Yine de Sovyetler Birliği zamanda diplomatlara çok yüksek ödeme yapılmıyordu. Ancak petrol krizlerinden sonra maaşlarımızı dolar olarak almaya başladık tabii. Ondan sonra Türkiye’de devalüasyon olunca bizim için iyi oluyordu. 

 

 

- O dönemlerde Türk Rus ilişkileri nasıldı? 

- Biliyorsunuz 1967 yılında Sovyetler Birliği ve Türkiye arasında çok önemli ekonomik anlaşmalar imzalandı. Bu anlaşmalara göre Sovyetler Birliği Türkiye'de 7 tane çok önemli fabrika kuracaktı. Türkiye'de İskenderun Demir Çelik Fabrikası, Seydişehir Alüminyum Fabrikası, hidroelektrik santrali, Aliağa Petrol Rafinerisi, sülfirik asit fabrikası, lif levha fabrikası ve cam fabrikası kuruldu. Sovyetler Birliği’nin 30’lu yıllarda kurulmasına yardımcı olduğu fabrikalar yanında bu yeni fabrikalar ekonomik ilişkilerde önemli bir aşama idi. O fabrikalar bugünkü Türkiye ekonomisinin bel kemiği oldu.

Ayrıca şunu da söyleyeyim ki Türkiye’nin Kıbrıs hareketi sonrası Batılı ülkeler silah ambargosu uyguladı ama Sovyetler Birliği bu hareketi olumsuz karşılamadı. Genel olarak iyi ilişkiler içinde olduğumuz Yunanistan‘da o donemde iktidarda bulunan “Kara Albaylar” cuntası nedeniyle aramızın iyi olmamasının bunda etkisi var tabii.

1960’ların sonunda ve 70'lerin başında bu fabrikaların kurulmasında Rusya'dan gelen yaklaşık 7000 kişinin çalıştığını biliyorum. Size o dönemle ilgili ilginç bir şey anlatayım. Şu anda Rusya’da önemli bir politikacı olan Moskova Üniversitesi Türkoloji mezunu bir genç tercüman olarak İskenderun’a gelmişti. Rozet toplama hobisi vardı. Bildiğiniz yakalara takılan yuvarlak rozetler. Buna merak duyanlar rozetleri birbirleriyle değiştirebiliyordu. Bu tercüman Moskova’dan Puşkin rozetleri getirmiş ve bunu Türkiye'deki insanlara vermiş. Fakat polis bunları görüyor ve Marx olduğunu düşünerek komünizm propagandası yapmaktan dolayı kendisini tutukluyor. Bir kaç gün içeride kaldı ve büyükelçilik olarak devreye girmiştik. Fakat Sovyetler Birliği uygulamalarına göre yabancı ülkelerde bu şekilde bir şey yaşayanların dış görevlerden men edilmesi söz konusuydu. Dolayısıyla işe giremedi.  

- Başka ilginç anılarınız var mı? 

- 1980’li yılların sonunda Ankara’ya büyükelçi olarak atanan Albert Çernişev çok akıllı, Türkçe bilen, çok yetenekli bir büyükelçi idi ve Türkiye'de çok popülerdi.  O zaman Türkiye'de televizyonda bir program vardı. İnsanlar kendi meslekleri hakkında çocuklara bilgi veriyordu. O zaman o da büyükelçi olarak diplomatlığı anlatmıştı. Haberlere de çok çıkıyordu. Sokaklarda onu tanıyorlardı. Demirel Cumhurbaşkanı iken kendisinin ayrılma zamanı geldiğinde (Bakan yardımcısı olarak Moskova’da görev alacaktı)  Demirel'e veda ziyaretinde bulundu. Ben de yanında bulunuyordum. Demirel onu çok seviyordu. Dedi ki, “Sayın Çernişev, neden gidiyorsunuz, sizi Türkiye'de herkes çok seviyor ve tanıyor. Şu anda bizde parlamento seçimleri yaklaşıyor. Türkiye'de 7 seneden fazla kaldınız. Size Türk vatandaşlığı verelim, siz de seçimlere girin, zaten kazanırsınız”. Tabii bu çok güzel bir şakaydı.

Bir şey daha anlatayım... O zamanlar Ankara'da doğal gaz olmadığı için hava gerçekten çok kirliydi. Ayrıca resepsiyonlarda da herkes sigara içiyordu. Bizim resepsiyona Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil teşrif etti. Biz de önemli yetkililere eşlik ediyorduk.  O zaman ben kendisine eşlik ettim. Bir ara kendisine sordum. “Bir sigara içer misiniz” dedim. “Siz ne içiyorsunuz” diye sordu. Ben “Kent içiyorum” dedim. O da dedi ki, ben “Başkent” içiyorum. Tabii kastettiği Ankara'daki hava kirliliği idi. 

- 1980’li yıllarda Sovyetler Birliği ve Türkiye arasındaki ekonomik ilişkiler nasıldı? 

- O zamanlar “clearing sistemi” vardı. Bizde ticaret tekeli söz konusu idi. Devlet gerekli planlama çalışmalarını yapıp, hangi ülkeden ne alacağına karar veriyordu. Biz genelde Türkiye’ye petrol ve doğal kaynak satıp çoğu zaman gıda ürünü alıyorduk. 

 

 

- Bir de gaz anlaşması var tabii. 1984’de imzalanan ve daha sonra yürürlüğe giren bu anlaşma özellikle Türk inşaat firmaları için önemli bir kapı açtı... 

- Evet çok doğru. Her iki ülke için de yararlı oldu bu anlaşma. Yeni fırsatlar doğurdu. 

- Biliyorsunuz 1980’li yıllarda Türkiye'de çok önemli ekonomik değişimler oldu. Piyasaları serbestleştirici politikalar uygulamaya sokuldu. Siz nasıl bakıyordunuz bu gelişmelere? 

- Sayın Özal akıllı bir adamdı. Belki de doğru şeyler yapıyordu diye düşünüyorum. 

- Evet ekonomi hızlı şekilde libere edildi. Ama Özal’la ilgili şöyle bir kanı da var. Genelde çok hızlı gelişmeler oldu ve değerler açısından bazı erozyonlar yaşandı. Köşe dönmeci bir anlayış da gelişmişti...  

- Sistem değiştiren, değişim yaşayan ülkelerde çok farklı olmuyor ki. Her yerde aynı.  

- Ya 1990'larda Rusya'da yaşananlar? 

- Tarih şunu gösteriyor, bütün dünyada iktidara gelenler onları getirenlere yardımcı olmaya çalışıyorlar. Ama tabi ki hataları düzeltmek lazım. 

- Kenan Evren hakkında düşünceniz? 

- Ne diyebilirim ki! Her şey açık. Ama size şöyle ilginç bir anımı anlatayım:

Kenan Evren asker olduğu için çok dakikti. O zaman Ankara'ya yeni büyükelçimiz gelmişti. Kendisi çok tecrübeli, Avrupa'da çalışmış, bakan yardımcılığı yapmış, profesör unvanı olan biriydi. Ankara'da opera ve bale salonunda bir gösteri olacaktı. Büyükelçimiz de iştirak edecekti. Fakat davetiyede gösteriye sayın Cumhurbaşkanı iştirak edeceği için girişin temsil saatinden 15 dakika önce kapanacağı ifade edilmişti. Ben de kendisine dedim ki böyle bir durum varmış, kendileri hiçbir yere geç kalmıyor, buna uymamız gerekir. Fakat büyükelçimiz genelde her yere geç kalıyordu. Kendisine bunu ilettim. Zamanında gitmemiz gerektiğini söyledim. O da dedi ki ben Sovyetler Birliği büyükelçisiyim. Beni nasıl durduracaklar. Nasıl olsa o salona alacaklardır. Fakat temsil başlamadan 5 dakika önce salona gelince kapı kapanmıştı ve kapı önünde bulunan askerler Büyükelçimize izin vermediler. Kapıyı açamayız dediler. Fakat en sonunda yüksek rütbeli bir subay geldi ve açın dedi. Ama Büyükelçimiz kötü dakikalar yaşamıştı ve bundan sonra hiçbir yere geç kalmamaya başladı. 

- Peki, son olarak size şu andaki Türk-Rus ilişkilerinin seyrini nasıl gördüğünüzü sormak istiyorum... 

- Şu anda dünyadaki durum iki ülkenin zorunlu olarak işbirliğine gitmesini gerektiriyor. Yani hem sizin hem de bizim ülkemize yönelik bir baskı var. Yani bu tür şeylere karşı birlikte mücadele edilebilir. Çünkü şöyle bir şey de var. Türkiye ve Rusya arasındaki kötü ilişkiler iyi sonuçlar doğurmuyor. Dünyada genelde Türk-Rus dostluğu bazı çevreleri rahatsız da edebiliyor. Ama bakın dünyada böl, parçala, yönet anlayışı hiç değişmedi. Yani buna karşı Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkiler her zaman iyi olmalı bence. 

- Teşekkür ederim. Sizin ilave edeceğiniz son bir şey var mı?  

- Son olarak bir anımı anlatarak bitireyim isterseniz... Yıl 1974 veya 75. O zaman Milli Bayram dolayısıyla İstanbul'da İstiklal Caddesi'nde bulunan Başkonsolosluğumuzda bir resepsiyon veriyoruz. Tabii kapıya lüks arabalar içerisinde diplomatlar, iş adamları, siyasetçiler geliyorlar. Kavaslar onları araçlarından indiriyorlar ve ben de Başkonsolos’a takdim ediyorum. Sonra bir ara çok sıradan bir araç yanaşmış. Kavaslardan biri, “Bu adamın ne işi var burada, ben kapıyı açmayacağım” dedi. Sonra ben baktım ve arkada oturanın Vehbi Koç olduğunu gördüm. Hemen kendisini Konsolosluğa alarak Sayın Başkonsolosumuza takdim ettim. Bizim Rusya'da bir atasözü var: İnsanı elbisesine göre karşılar, bilgisine göre uğurlarlar. Aklıma bu söz gelmişti. Sayın Vehbi Koç son derece mütevazi bir insandı...