Bir mevzi daha düştü

Bir mevzi daha düştü

5 Mart 2019 Salı  |   Köşe Yazıları

Hürriyet’in, okur temsilcisi Faruk Bildirici ile ilişkisini kesmesiyle iyice daralan gazetecilik mecrasında bir mevzi daha düşmüş oldu. 

Elbette Bildirici şimdiye kadar Hürriyet’ten ya da bir zamanlar adı “büyük” olarak anılan gazetelerden ayrılmak zorunda bırakılmış ilk gazeteci değil, öyle görünüyor ki sonuncusu da olmayacak. Ancak, gazeteciliğin artık unutulan ve önemsenmeyen etik yönüne her yazısında bıkmadan usanmadan vurgu yapmasının ötesinde, üstlendiği ombudsmanlık görevi nedeniyle biraz daha farklı konumda bulunuyordu. 

Yaptığı bir anlamda “Don Kişotluk”tu aslında; her hafta başında yayınlanan köşesinde kendi gazetesindeki hataları çekinmeden yazıyor, gazeteciliğin kırmızı çizgilerini aştıklarını düşündüğü meslektaşlarını lafı dolandırmadan eleştiriyordu. Israrla üzerine gittiği konulardan biri, kamuoyunda iyi tanınan bazı Hürriyet yazarlarının gizlemeye bile gerek görmeden reklamcılığa soyunmasıydı. Demirören Grubu’na geçmesinden önce Hürriyet’te yönetici görevde bulunan bir gazeteci özel sohbetimizde, ”Gazete içinde Bildirici’nin bu yazılarından hoşnut olmayanlar var…” demişti. 

Bildirici’nin gazetesinde neredeyse tek başına sürdürdüğü mücadeleyi kazanması olanaksızdı, kazanamadı da. 

Türk basınının durumu gerçekten vahim. 

Peki, “kör öldü badem gözlü mü oldu?” 

Tabii ki hayır. 

Türk basınının hiçbir zaman mükemmel olmadığı sır değil ama 1980’li yıllardan beri sektörde bulunanlar kalitenin bu kadar düştüğü başka bir döneme hiç tanık olmadı. Ama bu durum hiç de şaşırtıcı değil çünkü son yıllarda gazetelerle televizyon kanalları asıl işlevi olması gereken haber verme görevinden hızla uzaklaştı. O zaman da bir soru kaçınılmaz olarak gündeme geldi: Asli görevini yerine getirmeyen ve farklı misyona soyunan medya sektörü gazetecilere neden ihtiyaç duysun? 

Böylece hayatını mesleğe adamış, usta-çırak ilişkisi içinde yazılı olmayan kuralları yaşayarak öğrenmiş, çalıştıkları kuruluşların hafızası sayılabilecek gazeteciler sektörden uzaklaştırıldı ya da uzaklaşmak zorunda kaldı. Yerlerini ise deneyimsiz, zaten gazetecilik yapmaları beklenmeyen, isteseler de karşılarında mesleği öğrenebilecek kimse bulamayanlar aldı. 

Binlerce emekçinin sektör dışına itildiği bu sürecin sonunda meydan “gazetecisiz medya” isteyenlere kaldı, her şeye rağmen inatla mesleğini yapmaya çalışanlar ise azınıkta kaldı, dar mecralara sıkıştı, sosyal medya kanalıyla kamuoyuna ulaşmaya çalıştı. 

Medya dışında işlere el atarak siyasete bağımlı hale gelen patronlar, zaten uzun süre önce örgütlenme hakkı ellerinden alınmış yaşanan sürece sessizce ortak olan gazeteciler ve artık fazla anlamı kalmayan “sarı öküzü vermeyecektik” pişmanlıkları. 

…Ve bu koşullarda her hafta yazılarında adeta ders veren Bildirici’nin gidişiyle gazetecilik bir mevzi daha kaybetmiş oldu. 

Ne diyordu Bildirici veda yazısında: 

“Ben hep gazetecilik, sessizlerin sesi, mağdurların savunucusu, kamu yararının yılmaz bekçisi olsun; bağımsızlığından ödün vermesin; çıkar gruplarına aracılık etmesin; gerçekleri deforme etmeden aktaran, her konuya ve herkese eleştirel yaklaşan bir güç olsun istedim. Ben hep gazetecilik kazansın istedim.” 

Oldu mu? 

Olmadı. 

Ama o yazıda son bir cümle daha var: 

“Bugün olmamış olabilir ama yarın mutlaka...”