Bir Bozburun macerası

Bir Bozburun macerası

15 Ağustos 2020 Cumartesi  |   Köşe Yazıları

Buket Başer

Tutturdu “Denize girmicem!”  diye. Neymiş efendim, derin suda tehlikeli balıklar, zehirli yosunlar olurmuş. “Tamam“ dedim, “Gel araştıralım, bakalım Bozburun’da hangi balıklar var?” Google’a girdik. Anahtar kelimeleri yazdık. İlk sayfada karşımıza 2009 yılında Bozburun’da ağlara takılan 4 metrelik köpek balığı haberi çıktı, iyi mi? 

“Ayvayı yedik” dedim içimden. “İki numara ayağını suya sokmadan İstanbul’a dönecek. Tatil burnumuzdan gelecek.” 

Hem zaten pandemi döneminde tatil fikri de nereden çıkmıştı? Otursaydık ya evimizde. Ne güzel sıkıntıdan patlıyorduk. Kaygılar zirve yapmış, uykular kaçmış, hayatın tadı gitmiş, tuzu kalmıştı. Çocuklar sabahtan sabaha kadar bilgisayar oyunları oynuyor, arkadaşlarını görmüyor, virüssüz, insanlardan izole gül gibi geçinip gidiyorduk. Kalsaydık ya evde... ama kalamadık işte, kaşındık yine. Çünkü Feryal aradı. Ve dedi ki “Bozburun’a gidiyoruz, hadi siz de gelin.”

Bir pansiyon tutmuşlardı. İçinde kocaman mutfak, yanında Migros, yemekler Migros’tan alınıp pansiyonda pişecek, arabayla gidilecek. Hem zaten Bozburun küçücük yer, sakin de olur. Pansiyonun önündeki iskeleden denize girilecek. Ortak alanlarda maske takılacak. Koşullar pandemiye uygun. Bundan iyisi Şam’da kayısı! 

Üstümüzdeki tozları silkinip “Biz de varız” dedik demesine ama "iki numara" endişeliydi. Tedbiri elden bırakmıyordu. Önce “Denize girmicem. “ diye tutturdu, sonra “Yatakları götürüyor muyuz” diye sordu. 

“Ne yatağı oğlum, tatile yatak mı götürülürmüş!” dedim.  

“Anne, koronalı yataklarda mı yatacağız?” diye sordu endişeyle, bu defa da “Ben gelmiyorum” diye tutturdu. 

Onu rahatlatmak için nevresim takımlarını da arabaya koyup, İstanbul’dan yola çıktık. Yaklaşık sekiz saat sonra Bozburun’daydık. 

Bozburun, daha çok yelkenlilerin, yatçıların bildiği Marmaris’e bağlı bir tatil beldesiydi. Turizm açısından oldukça bakir, 2000 nüfuslu küçücük, şirin, sakin bir yer. Marmaris’in yeşil bitki örtüsünü Bozburun’da görmek pek mümkün değildi ancak turkuaz denizi tek başına yeter de artardı bile. Bozburun’u bilenler “Gider gitmez bir tekne turu” yapın demişti, biz de öyle yaptık. Toplam 16 kişilik grubumuz için Temmuz başında Bozburun’da çok turist olmadığından hemen tekne bulduk. 

Bozburun’un akvaryum koylarında kendini bize ilk gösteren deniz canlısı Akdeniz kıyılarında yaşadığını bildiğimiz, Caretta caretta oldu. Yaklaşık  100 milyon yıldır  yaşadıkları düşünülen Caretta carettalar’ın, insanların yerleşimi ve ışık kirliliği sebebiyle maalesef ki nesli tükenme riskinde. Son derece uyumlu ve masum bilinen bu dev kaplumbağalar, son yıllarda insanları ısırmasıyla gündeme gelmişti. Uzmanlar, doğal ortamda yaşayan Caretta caretta’ların vahşi olarak düşünülmesi gerektiğini, bu hayvanların insanların elle beslenmesi sonucu beklenti içinde olduğunu, karnı acıkınca da beslenmek için insanlara yanaştığını, elden yemek alamayınca da sinirlenip ısırdığını düşünüyor. 

Dev kaplumbağa kendini gösterir göstermez hemen "iki numara"ya göz attım.  Bozburun’un turkuaz renkli akvaryum gibi suyunu görünce deniz korkusu aniden geçmiş, tekneden suya ilk atlayan o olmuştu. Üstelik yüzmek yetmemiş, bir de şnorkelle denizin altını izlemeye karar vermişti. Dev kaplumbağa ortaya çıkınca önce bir duraksadı, gözden kaybolunca da bulmak için peşinden yüzmeye başladı. 

Caretta caretta’lara alışıktık. Ama gruptaki çocuklardan biri “Vatozzz” diye bağırınca ne yapacağımı şaşırdım. Kaçsam mı? Dalsam mı? "Bir numara" ve arkadaşları gayet cesur her türlü deniz canlısını izliyordu. "İki numara"nın da keyfi yerindeydi. Ama ben huzursuz olmuştum. Neydi bu ardı ardına gelenler? Bir sonraki ziyaretçi köpek balığı mı olacaktı?

Neyse ki bu bir bebek vatozdu. Bebek vatoz, uzun kuyruğu ve kocaman yüzgeçleriyle adeta suyun altında kanat çırpıyordu. Kendini tehdit altında hissetmesi durumda başımızı asıl derde sokabilecek olan Caretta caretta değil vatozdu. Kumun altında gizlenip pusuya yatan vatoz, üstüne basmanız durumunda kuyruğundaki zehirli dikenle sizi sokuverirdi. Bazı türleri ise elektrik üretme becerisine sahip oldukları için ölümcül tehlikeye yol açabiliyordu. Neyse ki bebek vatoz kimseye çarpmadan yoluna devam etti.

Günübirlik tekne turumuz keyifle devam ederken sahil güvenlik botu yanımıza yanaştı. Tekneye bindikten sonra kullanma gereği duymadığımız maskeleri, saklı oldukları yerden çıkartıp takıverdik. Tekne 30 kişilikti, biz ise 16, dolayısıyla sosyal mesafeyle ilgili bir sıkıntı olamazdı ama mürettebatı saymamıştık. Onlar da 5-6 kişi olunca ortalık karıştı. Güvenlik bizim birbirini tanıyan kapalı bir grup olduğumuza inanmadı. Bir de teknede mangal yakıldığı ortaya çıkınca kaptan sıkı bir ceza yedi. Meğer gezi teknelerinde mangal yakmak yasakmış. 

Başka bir gün Kuzbükü’ndeki Neighbours’a gittik. Burası aslında 2014 yılında denizcilere hizmet vermek için kurulan bir restoranmış. Önünde bir de minik plajı vardı. Mekana halen araba ile ulaşmak mümkün değil, gitmek isterseniz sizi belli bir noktadan tekne ile alıyorlar. Neighbours’da bizim ekibin dışında 5-6 kişi ya vardı ya da yoktu. Sanki mekanı biz kapatmıştık. Kumsaldaki kano ile büyük küçük herkes spor yaptı. Kuzbükü’nde kumların altına gizlenmeye çalışan bir ahtapot bulduk.  Onu da balık filesi ile çıkartıp, inceledikten sonra, zarar vermeden sulara geri bıraktık. Yemekler, deniz her şey muhteşemdi. "Bir numaralı" oğlum ve yakın tarihli doğan arkadaşlarının doğum günü kutlaması ile de keyfimize keyif kattık. 

Tatilin son günleri kaldığımız pansiyonun önünden denize girdik. Bir numara ve arkadaşları şişme bota binip kürek çekmek istedi. Botla gidiş o gidiş! Sanki ellerinde kürek yok, kendilerini akıntıya bırakmış açığa gidiyorlar, fark etmesek neredeyse 6,5 kilometre uzaktaki Simi’ye vuracaklar, bir de Yunan sahil güvenliğiyle başımız derde girecek. Şaka yapıyorum, tabii ki Simi sahiline falan vuracakları yoktu ama gittikçe açığa sürükleniyorlardı. Hepimiz ayağa kalktık, panikle bağırıyoruz “Asılsanıza küreklere, o tarafa değil bu tarafa, yahu çeksenize kürekleri, Alooo, SOS!” Bottaki erkekler suya atladı. Biri önden çekiyor, diğer arkadan itiyor. Botta tek kalan kız çocuk küreklere asıldı, çekmeye çalışıyor ama ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü kıyıya gelemiyorlar, belli ki akıntı güçlü. Büyük tekneler yanlarından geçerken iyice korkmaya başladık. Annelerden biri tutturdu ben paletle yüzer onları geri getiririm diye. Ona yapma etme derken, babalardan biri bir motor ayarlayıp çocukları almaya gitti. Tam kurtuldular diye sevinirken bu defa da botu çeken ip koptu. Öyleydi böyleydi derken bir şekilde kıyıya getirildiler. Alkışlarla karşıladık hepsini. Pek heyecanlılardı. Anlata anlata bitiremediler, nasıl akıntıya kapıldıklarını.  

Anlayacağınız Bozburun’da denizin altı da üstü de oldukça renkliydi. Bu renklerden restoranlar da nasibini almıştı. Hal böyle olunca bizim “Migros’tan alışveriş yapıp, pansiyonda yemek pişirme” planları suya düştü. Her ne kadar popüler ziyaretçileriyle bilinen Bozburun yat kulübünün yemekleri daha iyi olabilirdi diye düşünsek de Filika ve Buena Vista restoranlara bayıldık.

Bu yazın ilk tatili böyle geçti işte. Muhteşem denizi, leziz yemekleri ve sakinliğiyle cennetten bir parçaymış Bozburun.

İyi ki gitmişiz.

Sevgiyle kalın,