Bilinçsiz,tepkisiz bir kamuoyu oluşturuldu...

Bilinçsiz,tepkisiz bir kamuoyu oluşturuldu...

13 Nisan 2013 Cumartesi  |   MG Özel

Bir süredir Milliyet Türk basınında adından en çok söz ettiren gazete. Derya Sazak'ın göreve gelmesinden sonra Milliyet bir yandan habercilik başarılarına imzasını attı, diğer yandan kendisini değişik tartışmaların içinde buldu. "İmralı zabıtları"nın yayımlanmasıyla yaratılan büyük sansasyon, Hasan Cemal'e önce iki hafta "yazmama cezası" verilmesi, ardından gazeteden ayrılmak durumda bırakılmasıyla gölgelendi. İşte Milliyet Okur Temsilcisi bu konularda, ayrıca Türkiye'de medyanın yeniden dizayn edilmesi, toplumun tepkisizleştirilmesi ve basının bugün geldiği nokta başta farklı konularda Medya Günlüğü'nün sorularını yanıtladı. Milliyet'e yönelik eleştirilere sert tepki gösteren Akçura'nın sorulara verdiği yanıtlar şöyle:


-Türkiye'de bir süredir sansür, işten çıkartmalar basın özgürlüğünü tartışılır hale getirdi, bu konudaki eleştiriler için siz ne söylemek istersiniz?  


Dünyada da bu böyledir: Bir gazetenin 'kimliği' editöryal bağımsızlığı ve editöryal tercihleriyle şekillenir. Tutuklamaların, işten atılmaların ya da editöryal tercihlerin  'sansür' olup olmadığının tartışıyor olması önemlidir ve tartışılmalıdır da… Ancak bu tür tartışmalara yön verenlerin, meslek hayatları boyunca ahlaki ve vicdani gazetecilik yapıp yapmadıkları da başka bir tartışmanın kapılarını aralamaktadır. Tam da bu nedenle bu tür tartışmalara girmiyorum. Çünkü artık hepimiz biliyoruz ki; Türkiye'de medyanın bu örgütsüz ve mesleki dayanışmadan yoksun olma hali yeni değildir. Özellikle darbe dönemlerinde gazetecilerin tutuklanmasından gazetelerin kapatılmasına kadar uzanan ağır sancılı bir süreçten hep beraber geçsek de,  basının kendi kişisel tarihi de bir o kadar acımasız, ahlaki değerlerden yoksun ve sorunludur. Bu öyle bir basındır ki sadece haberleri çarpıtmış, belgeleri bilgileri kamuoyundan saklamamıştır, aynı zamanda yazdıkları yüzünden öldürülen, siyasi iktidarların ya da bazı güç odaklarının baskısıyla, işten atılan, hapse giren gazetecilere de sahip çıkamamıştır. Bu mesleğin etik değerlerini kendi patronunuz, kendi gazeteniz, kendi yazarınız üzerinden değil,  başka bir gazetenin patronu, yazarı, manşeti üzerinden sorguluyorsanız ortada ahlaken ciddi bir sorun var demektir.  Benim için bugün basının durumu dünden farklı değildir. Hatta bugün daha da kötüdür. Bugün 12 Eylül Anayasası'ndaki kamu düzeni, özel hayat ve ahlaki gerekçelerle basına getirilecek kısıtlamalar yeni anayasa çalışmasının içerisinde de bekletilirken, gazetecilerin hala omurgasını kaybetmiş bu mesleğin 'inceliklerini' birbirlerini karalayarak tartışmayı tercih ediyor olmalarını çok acıklı buluyorum. Çünkü suçluyu hala kendi içinde arayan medya aslında korkutucu gerçeğin sonuna kadar farkında: Türkiye'de medya siyasi, ekonomik yaptırımlar ve yasal düzenlemelerle yeniden dizayn ediliyor.  

 

-1990'larda özel televizyon kanallarıyla, 2000'lerde internetle mücadele etmeye çalışan Türk basının geldiği nokta neresi? Şu anda Türk basınına hakim olan bir ekol var mı?
 

-Bir gazetenin editöryal tercihleri o gazetenin kimliğini oluşturur. Gazete okumayan bir ülkede hâkim ekolden bahsetmek çok mümkün değil. Gazetelerin yayın politikasının bunda çok etkili olduğuna inanıyorum.  Okurun gözünde bir gazete itibarını ancak yayın politikasını sürekli değiştirdiği zaman kaybeder. Türkiye'de bu anlamda gazeteler hep kimlik değiştirdi. Ya devletten ya da siyasi iktidarlardan korkarak, onların gölgesi altında gazetecilik yapıldı. Okurda hep bir güven bunalımı oldu. Bir gazete sadece haberle de satışlarını artırır; reklamla değil, promosyonla değil sadece haberle. Dünyanın her yerinde doğru ve ilkeli habercilik kazanıyor. Ama şu da bir gerçek, Susurluk olaylarının patlak verdiği bir dakika karanlık eylemine milyonlarca insanın katıldığı dönemde 1996'da Radikal Gazetesi ülke gündemine bomba gibi oturan Susurluk haberlerini her gün manşetten verdiği halde hiçbir zaman merkez gazetelerin satış rakamını yakalayamadı. Taraf Gazetesi'nin Ergenekon, Balyoz gibi askeri vesayeti sorgulayan haberlerle öne çıkması da satışlar açısından sonuç vermedi. Bu da gazetelerin kamuoyunda yarattığı imaj açısından düşündürücüdür ve sorgulanmalıdır.  

 

-Size okurlardan gelen şikâyetler ve eleştirilerde ilk üç sırayı hangi konular alıyor? Okurlar Milliyet'ten en çok ne bekliyor?

-Milliyet'in çok özel bir okuru var. Yanlış bilgilendirmeye savaş açan bir okur bu. Öyle ki, Milliyet okurunun entelektüel kimliği özellikle tarih, sanat ve kültür çevre haberlerinde kendini gösteriyor. Bu tür haberler de yapılan maddi hataları asla affetmiyor ve anında doğrusunu da yazarak müdahale ediyor. Örneğin bir haber içerisinde 'mercanların fotosentez yaptıkları'  bir cümle geçmişse, Milliyet okuru mercanların bitki sınıfından olmadığını, omurgasız bir hayvan olduğunu ve fotosentez yapamayacağını anlatarak haberi şikayet ediyor.   Bunun yanı sıra Milliyet okurlarının önemli bir bölümü kadın ve çocuk haberlerinde kullanılan dile dikkat çekiyor. Kadınlara ayrımcılığı, çocuklara şiddeti reddediyor. Kadın ve çocuk odaklı habercilikte, özellikle çocukların fotoğraflarının yayımlanmasına, adreslerinin ve kimliklerinin açıklanmasına tepki gösteriyor. Kadın ve çocukların bu haberlerle yeniden mağdur edildiğine dikkat çekiyorlar. İntihar, tecavüz ve şiddet haberlerinde ayrıntılara yer verilmesi de yine yoğun eleştirilere konu olan haber türleri.  Etnik, dini ve cinsiyetçi kimlikler üzerinden yapılan haberlere okurdan bir tepki gelmese bile Okur Temsilcisi kurumların, grupların ya da kişilerin 'hedef' haline getirilmesi olasılığına karşı bu tür haberlere müdahale edebiliyor. Bu okurumuzda da belli bir bilinç yarattı. Ve kimlikler üzerinden yapılan haberlere karşı artık okurumuz da daha duyarlı hale geldi.

 

-Milliyet, okur temsilciliği kurumunu oluşturan ilk Türk gazetesi. Bu kurumun oluşturulması Türk basınına ve Milliyet'e ne kazandırdı?


 
-Kamuoyu Ombudsmanlık kurumuyla Milliyet sayesinde tanıştı. Sabah ve Hürriyet gazetelerinin de bu kuruma ayrı bir önem verdiğini biliyoruz.  Ancak dünyada yeni bir şey değil. 1913'te Joseph Pulitzer'in New York World'de Doğruluk ve Dürüstlük Hareket Bürosu'nu açmasıyla ilk Ombudsmanlık'ın ortaya çıkıyor.  Dünyanın en saygın gazetelerinde de oldukça etkin bir kurum. Türk basınını bu kavramla tanıştıran ise Sabah Gazetesi'nin Ombudsman'ı olan Yavuz Baydar'dır. Bu kurumun ilk Milliyet'te oluşmasında önemli katkıda bulunmuştur.  Hürriyet Gazetesi Okur Temsilcisi Faruk Bildirici'nin yayın ilkeleri üzerine yaptığı son çalışmanın da sadece kendi kurumu açısından değil, genel olarak gazeteciler açısından da çok değerli olduğunu söylemeliyim. 
Okur Temsilciliği'nin Milliyet'e ne kazandırdığı sorusunuza ise 'çok şey' diyerek başlayalım. Çünkü Okur Temsilcisine mektup, faks ve e - mail yoluyla gönderilen mesajlar ve şikâyetler Milliyet okurları açısından da kurumun önemini ortaya koymakta. Milliyet'in yakın tarihe kadar Ombudsman'ı olarak görev yapan Derya Sazak'ın deyimiyle bir tür 'Marko Paşa'lık' olan Okur Temsilciliği, Genel Yayın Yönetmeni'nden Yazıişleri'ne, editöründen muhabirine kadar bütün gazete çalışanlarını okur şikâyetlerine karşı duyarlı hale getirdi. Öyle ki, okurla - gazete mutfağı arasındaki bu 'köprü' görevi, gazete içinde 'işbirliği ve diyalog içinde çalışmanın önemini de ortaya çıkarttı. Ayrıca okur temsilciliği, okur şikâyetlerini konu alsa da, okuruna 'hesap verilebilirlik' ilkesinden hareketle, okurun doğru bilgiye ulaşma hakkından sorumlu gazetecilere, her defasında bu mesleğin etik kurallarını hatırlatarak, meslek içi tartışmalara da zemin yaratıyor.

 

-Ancak hala merkez medyanın dışında okur temsilciliğine uzak duran gazeteler var. Sizce, hangi gerekçelerle bu kurumdan uzak duruyorlar?
 


-Okur temsilciliğine, kamuoyunda 'deşifre' olmak gibi olumsuzluklar yükleyen gazeteler bu alana girmek istemiyor. Bazı gazeteler de günlük politikalarla şekillenen siyasi, ideolojik manevralarına 'engel' olarak gördüğü için girmiyor. Çünkü riskli bir alan… Gazetenin manşetinde kışkırtıcı nefret söylemi varsa bunun kamuoyunda deşifre olmasını istemiyorlar. Oysa Okur Temsilciliği gazeteciliği 'eleştiri'  yoluyla bulunduğu yerden daha iyi bir konuma taşımak için vardır. Gazetecinin meslek etiğini üzerine nasıl geçireceğini, mesleğinde ilerlemesini,  haber dilini, bakışını, ideolojik kuruşunu çağa göre yenilemesinin önünü açmak içindir. Daha da önemlisi kendi haberciliğine okur temsilcisi üzerinden eleştirel bakması okur açısından inanılmaz bir güven telakki eder. Çünkü okur kendisinden özür dilenmesini de iyi gazetecilik çerçevesinden değerlendiriyor. Birçok gazete bunun yolunu açacaktır.  Örneğin Taraf Gazetesi'nde Genel Yayın yönetmeni Oral Çalışlar'ın da Okur Temsilcisi arayışına girdiğini biliyorum. Haber Türk'te daha önce Hürriyet'in Ombudsman'ı olan Doğan Satmış'ın bu kuruma ayrı bir önem verdiğini de. Dolayısıyla ben umutsuz değilim, gazeteler bu kuruma kapılarını açacaktır. 

 

-İnternet çağında bir haber neredeyse duyulur duyulmaz eskiyor. Bu koşullarda gazeteler büyük ölçüde zaten bilinen haberlere dayanan gazetelerle ertesi gün okurlarının karşısına çıkıyor. Gazetelerin bu durumla mücadele etmek için ellerinde hiç silah yok mu?
 



-Eskiden gündemi belirleyen basında çıkan haberlerdi. Çok uzun zamandır basın bundan vazgeçmiş durumda. Ankara  gündemi üzerinden haber yapmayı tercih eder hale geldi. Çünkü medya patronları siyasi yaptırımlara karşı artık risk almak istemiyor. Bazen de gazeteleri çıkartanlar bu siyasi tansiyona göre kendi kendilerini sansürlüyorlar. 12 Eylül döneminde gazetelere bu otosansürcü zihniyet hakimdi. Örneğin yazıişleri önlerine gelen çoğu manşetlik haberleri 'bu haber askeri kızdırır' düşüncesiyle yayınlamıyordu. Şimdi de siyasi tansiyona göre haber yapma eğilimi içerisinde olan gazeteler var.
Elbette kamuoyu açısından da internet sitelerinde bütün gün yer alan, örneğin siyasi bir demeci ertesi gün gazetelerin manşetinde görmenin bir espirisi yok.  Dolayısıyla gazeteler kendilerini yenilemek zorunda. Bunun iki ayağı var:  İnternet sitelerinin anında yayımladığı haberler karşısında gazeteler ya bir adım öne çıkarak,  o haberin bir ayrıntısı üzerinden haberciliğini konuşturacak ya da gündemi kendisi belirleyip özel haberciliğine önem verecek. 
Sosyal medyada bu 'anında' haberlerle yaratılan müthiş bir bilgi kirliliği de var. Kamuoyu da bunun bilincinde. Bu durum aynı zamanda kamuoyunda daha kaliteli ve doğru bilgiye ulaşma beklentisini artırabilir. Bu da gazeteler için bir şanstır.  Ama şunu da mutlaka bilmemiz gerekir. Özellikle darbe dönemlerinde uyuşturulan ve hala bu rehavet döneminden çıkamamış bir kamuoyu var karşımızda. Haberden çok köşe yazarının olmasının nedeni de bu zihniyetin sonucudur. Bugün ahlaki açıdan gazetelerin durumunu tartışırken bu durumu da göz ardı etmememiz gerekir.

-Gazetelerin internet siteleri haberlerini okutabilmek için başlıklarda kimi zaman kelime oyununu çok aşan abartmalara, hatta tuzaklara başvuruyor, çoğu zaman da başlıkla haber birbirini tutmuyor. Amaç, ne pahasına olursa olsun haberi tıklatmak! Okur Temsilcisi olarak bu konuya sizin yaklaşımınız nasıl?
 

Türkiye'de basın yoluyla yıllarca mizenformasyon, manipulatif, dezenformasyon haberlerle toplumsal tepkileri örgütleyemeyen bilinçsiz,  tepkisiz bir kamuoyu 'bilinçli' bir şekilde oluşturuldu. Bu 'görev' şimdi internet siteleri üzerinden hayat buluyor. Dolayısıyla bu 'tıklama' rekoru kıran haberlerin içeriğine bakıp şöyle diyebiliriz: Bu toplum başkalarının özel hayatını röntgenlemeyi seviyor. Tecavüz edeni, tecavüze uğrayanı, şiddetle beslenenleri büyük bir iştahla okuyor, yok edilen hayatları bilmek istiyor. Başarı öykülerine ise olağanüstü yabancı bir toplum. Dolayısıyla bu toplum ülke sorunlarına duyarlı, başkalarının hayatına saygılı, ötekileştirmeye, ırkçılığa, nefret söylemlerine karşı bir kimlik üzerine geçirmiş gibi görünse de;  örgütsüzlüğü ve tepkisizliği en çok neyi şikâyet ediyorsa,  o şikâyete konu olan şey neyse, onun daha fazla tıklanmasına neden oluyor. Bir internet sitesinin ahlaki olmayan bir şekilde haberi çarpıtarak, tuzak kurarak  'tıklama' sağlamasıyla, bu internet sitelerinden şikâyetçi olan okur arasında bir fark görmüyorum. Bana gelen eleştirilerin önemli bir bölümü Milliyet internet sitesinde çıkan haberlerle ilgilidir. Buna karşın en çok tıklanan da bu sitenin haberleridir. Bu nedenle ben çok vahim olmadığı sürece artık Milliyet internet sitesi üzerinden yapılan şikâyetleri değerlendirmiyorum.

-Türkiye'de son basılı gazetenin 2036 yılında çıkacağı görüşüne katılıyor musunuz?


Bilemiyorum.  Sorun şu ki sadece Türkiye'de değil dünya medyasında da basının geleceği üzerine tartışmalar yaşanmakta.  Dünya hızla değişiyor. Dünyanın değişmesinde basının önemli bir rol oynadığı gerçek. Ama bu değişimden basının etkilenmemesi de mümkün değil. Basının kabuk değiştirmesi 'haberin' önemini ve değerini azaltmıyor. Dünya var oldukça insanların bilgiye olan ihtiyaçları her zaman olacak.
 


- Okur temsilcilerinin çalıştıkları gazetelerden maaş alması görevlerini zorlaştırmıyor mu? 


Medyanın siyasi baskılarla bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitirdiği dönemlerden geçtiğimiz bir gerçek. Ama eğer yaptığınız işin değerini biliyorsanız, vicdanlı ve tarafsız olmanın önemini kavrayacak olgunluktaysanız nasıl bir baskıyla karşı karşıya olduğunuz çok önemli olmuyor. İşinizi hakkıyla yapıp yapamamanız daha önemli hale geliyor. Size 'Okurun doğru habere ulaşma hakkından sorumlusun' deniliyorsa bunun gereği neyse siz onu yaparsınız.
 

-Milliyet'te uzun yıllar Okur Temsilcisi olarak görev yapan Derya Sazak'tan görevi devraldınız.  Kendinizi baskı altında hissediyor musunuz?  



Derya Sazak'ın Okur Temsilcisi olarak görev yaptığı dönemde yardımcısıydım. Sazak o dönemde sadece önüne gelen şikâyet konularını değerlendirmedi. Ombudsmanlığa "okur bilinci" açısından da farklı bir boyut kazandırdı. Daha da önemlisi bu mesleğin etik ilkelerini sorgulayan, araştıran akademisyenlerin çalışmalarına, görüşlerine sıklıkla yer vererek hem okurlara hem de meslektaşlarına gazeteciliğin 'ne olmadığını' anlatmak yerine 'ne olduğunu' anlatmaya çalıştı. Öyle ki; Milliyet'i şikâyet konusu olmayan bir haberin, okurda yaratacağı olumsuz algıdan bile endişe duyan bir gazete haline de getirdi. Dolayısıyla kendimi şimdilik baskı altında hissetmiyorum. Türkiye'de basının kendi tarihsel geçmişiyle yüzleşmesi, nefret söylemi, ırkçılık, ötekileştirme üzerinden kişilerin kurumların ve grupların hedef haline getirmesini sorgulayabildiğim sürece de sorun yok. Okurla bunları paylaşmak daha iyi, daha vicdanlı gazetecilik yapmanın önünü açmak değilse nedir?  
 

Etiketler:  Eleştiri Medya