Beni Kör Kuyularda

Beni Kör Kuyularda

14 Şubat 2020 Cuma  |   Köşe Yazıları

Hasan Ali Toptaş kendi yolunu tırnaklarıyla döşemiş, kimilerinin "Doğu'nun Kafka"sı dediği, usta yazarlarımızdan. Toptaş öylesine kendine özgü, öylesine güçlü bir edebiyat geleneği oluşturmuş ki, onun bu farklılığını ifade etmek için HAT edebiyatından söz ediyoruz. 

Hasan Ali Toptaş her şeyden önce dile büyük önem veren, dille meselesi olan bir yazar. Yazma eylemine ise farklı bir anlam atfediyor. 

Şöyle diyor bir söyleşisinde: Bana göre yazmak her türlü iktidarın etkisi dışında yapılan çok özel bir şeydir. İktidar devlet olabilir, iktidar okurun eğilimi, eleştirmenin bakışı, editörün anlayışı olabilir. Yazar kalemi eline alıp eğildiğinde kağıdın yüzüne kendi gölgesiyle birlikte bunlardan birinin de gölgesi düşüyorsa bana göre yazılacak olan metin daha baştan zedelenmiştir. 

Hasan Ali Toptaş Latife Tekin ile yaptığı bir söyleşisinde dil konusunda şunu söylüyor: Ortalama dil dediğimiz, şekli çoktan belirlenmiş olan, kalıplaşmış dil gerekmez yazara. Yazar o dilin olanaklarından yola çıkarak kendi dilini kendisi kurar çünkü, hatta her yapıtı için ayrı bir dil oluşturur. 

Yine aynı söyleşide şöyle diyor Toptaş: Dilin düşünce taşıyan bir araç değil düşüncenin ta kendisi olduğunu öğretselerdi keşke diye düşünmüşümdür. Hatta insanın ta kendisi olduğunu öğretselerdi…  

Mehmet Öztunç ile yaptığı bir söyleşide ise şunları söylüyor: Ayrıca harflere ben sadece ses olarak da bakmam, onlar birer canlıdır benim gözümde. Elbette kelimeler de canlıdır ve kelimeler sadece sözlükte dururken aynı gramajdadır; sözlükten çıkarıp kullandığımızda her birinin ağırlığı kullandığımız yere göre değişir ve birer canlı gibi hareket etmeye başlarlar. 

İşte Hasan Ali Toptaş “Beni Kör Kuyularda” adlı son romanında da olağanüstü akıcı ve son derece coşkulu bir dil kullanıyor. 

Romanda Ankara'nın Hüseyin Gazi Mahallesi'nde gecekondu evlerin hakim olduğu bir dönemde yaşayan fakir bir ailenin sıra dışı hikayesi anlatılıyor. 

Baba Muzaffer bir gün ayakkabıcı dükkanına giderken evden yemek almaz. Anne Bahriye kızları ile yemek gönderir. Güldiyar’ın başına yolda bilinmeyen, fakat sarsıcı bir olay gelir. Güldiyar eve döndüğünde artık başka biri olmuştur. O günden sonra susar ve yalnızca ağlar. Ama bu öyle bir ağlamaktır ki gözlerinden yaş yerine taş dökülür. 

Annesi Bahriye ve babası Muzaffer Onun bu durumu karşısında çaresiz kalır. Roman boyunca Güldiyar’ın başına nasıl bir şey gelmiş olabileceğini merak edip dururuz ama yazar bu sorunun yanıtını vermez. Bilerek yapmaz bunu. Çünkü insanlar Güldiyar’ın başına ne geldiğini hiçbir zaman sormazlar ve sadece bu sıra dışı durumu görmek ve seyretmekle yetinirler. İnsanlar bu fakir ve kırılgan ailenin acıları içinde yok olmalarına kayıtsız kalır.  

İnsanlar kızı görmek için öylesine ilgi gösterir ki ev çok geçmeden mafyatik bir düzenle para makinesine dönüştürülür. Eve deyim yerindeyse el koyan bu kötü adamlara parasını ödeyip kızın halini ve dökülen taşları görme peşine düşen insanların kayıtsızlığı can sıkıcıdır. Ev dolup taşmaktadır. Karanlık adamlar aileye hem eziyet eder hem de sesini çıkarmaya cüret edenleri korkutup sindirir. 

Bu mafya düzeninin elinde acılar içinde tükenen aileyi seyredenler insanı düşüncelere sevk eder. Böyle bir düzen içerisinde devlet de yok hükmündedir. Kolluk kuvvetleri gelir ve hiçbir şey yapmadan gider. 

Yazar şöyle anlatır bu manzarayı: Güldiyar’ın gözlerinden dökülen taşları görmek istiyoruz diye tepişenler, her derde deva bulan akıl hocaları, durup dinlenmeden vaaz verenler, kendi hikayelerini anlatabilmek için fellik fellik kulak arayanlar, divane kılıklı, avare kılıklı, meczup kılıklı adamlar ve duvarın üstünden olup bitenleri seyreden o aylaklar da her gün evin önüne gelmeye, gürültülü patırtılı kocaman bir kalabalık oluşturmaya devam ettiler.  

Romanda kayıp kardeş Hüseyin’in, zaman zaman evin yakınlarında beliren klarnet sesinin ve hikayeye ilginç bir şekilde giren Halil’in yapabileceği etkiyi de bekleriz ama bunlar da son derece mistik anlamlarla etkisiz kalırlar. 

Yine de Halil'in yaklaşımı ve romana adını veren aşk hikayesi yeni bir boyut getirir. Bu kısa hikaye romana adını neden vermiştir diye düşünürüz.  

Halil toplumun vicdanı gibidir, bir ağacın tepesine tünemiştir, orada beklemektedir, hem ölüdür hem sağdır, etkisizdir ama içten içe, belki de en ufak bir şeyde harekete geçebilecek kadar güçlü ama yine de derin bir sessizlik içerisinde, tıpkı yazarın kimi betimlemelerinde dile getirdiği gibi kendi varlığını susmaktadır. Görünen ama görünmeyen var olan ama olmayan, güçlü olan ama olmayan bir özelliği gündeme getirir. 

Şöyle der Halil: Ben kötülük edenle kötülüğe maruz kalana aynı yüz ifadesi ile bakamam. Her ikisine de gülümseyemem diyorum size. Bunu yaparsam o zaman kendi yüzüme de bakamam diyorum. 

Aslında Toptaş'ın yapıtlarında bazen kahramanların da önemi yoktur. Çünkü önemli olan hikayenin kendisidir. Bu romanda da bir insan denizi içerisinde, onların gözleri önünde çaresizce çırpınan ve tükenen bir aile ve kalabalığın ürkütücü kayıtsızlığı, bunun getirdiği karanlık ve yok oluşa giden insanların acıları imlenir. 

Hasan Ali Toptaş'ın sıra dışı dili ve betimlemeleri öylesine etkileyicidir ki, yazarın dil dediği şeye olan hassasiyetinin bir edebi eserde ne denli güçlü olabileceğinin örnekleri görülür. 

En beğendiğim bölüm ise aşağıdaki bölümdür: 

Derken akşam oldu. 

Uzaklar iyiden iyiye pusardı. 

Avluyu dolduran kalabalık dağıldı. 

Karanlık çöktü. 

Sonra bu karanlık insanın dişlerini takırdatacak kadar soğudu yine, kendi varlıklarını susan kendi varlıklarını fısıldayan görüntüler soğudu, mesafeler soğudu, dere soğudu ve gece görünmeyen ayaklarıyla çatıların, avluların, ağaçların ve cümle mahlukatın üzerine basa basa yürüdü, o yürürken işleri tıkırında olan ensesi kalınlar birer kuş hafifliğiyle akça pakça yataklarda uyudu, barları, meyhaneleri dolduran insanlar rengarenk ışıkların altında güle oynaya şarkılar, türküler söyledi, ilaç parası bulunmayan garibanlar yumruklarını sıkıp dişlerini gıcırdattı, evine ekmek götüremeyenler kara kara düşünüp of çekti, hayatları boyunca hayatlarına giren insanların çoğuna bir şekilde kötülük ettikleri için artık kendilerini bile sevemez hale gelenler iyilik ve tevazu şarkıları eşliğinde cumbuldata cumbuldata başkalarının sevgisinde vicdanlarını çitiledi… 

Hasan Ali Toptaş’ın son derece akıcı, muhteşem bir anlatımla ele aldığı bu hikâyeyi herkesin okuması gerekir kanımca.

Yazının orijinalini ve diğer yazıları okumak için tıklayın