Babalar ölmezmiş!

Babalar ölmezmiş!

3 Nisan 2020 Cuma  |   Köşe Yazıları

Minibüsün içinde olağanüstü bir şey göze çarpmıyordu. Her şey, şoförün yüzlerce kez gelip geçtiği yollar aynıydı. Her santimi ezberlenmişti. Her küçük taşı, çukuru, kabartıyı ustaca fark eden şoför yerinde manevralarla ilerliyordu. Vites kolu elinin bir parçasıymış gibi, üzerine eğilip kalktığı direksiyon vücudunun bir uzvuymuş gibi tamamlıyordu onu. 

İçerideki kalabalık, yolcuların sohbeti, kasetteki türküler aynı bütünün parçası gibiydi. Yol boyunca bacası tüten evleri, yemek kokan avluları, analarının eteğine yapışmış çocukları, utangaç genç kızları, bir anıt gibi boşluğa bakan ihtiyarları geride bırakıp ilerliyordu minibüs.  

Her şey her gün olduğu gibi tekrar ediyordu. Kederliler, hastalar, başını cama yaslayanlar, geçmişi, geleceği düşünenler vardı elbet. Ama bu beyaz köy minibüsünde her zaman rastlanmayacak bir yolcu da bulunuyordu. 

Babasının cenazesine yetişmeye çalışan Veysel’i kimse tanımıyordu. Şehirden son anda bindiği minibüsten bir yol ayırımında inecek ve başka bir araç alacaktı onu. Arka koltukta güneş gözlüklerinin gerisine saklanmış, dışarıyı izliyordu sürekli. Eli çenesindeydi. Bir ağırlığın içinde, anıların, pişmanlıkların yükü altında, dağların tepelerine, dere yataklarına, sürüklenen bulutlara, sınırları sürekli değişen çayırlara, otlaklara gömülü sürülere bakıyordu. Onlara bakarken kendi içine de bakıyordu acıyla. 

Üç yıldır görmemişti babasını. Neden yapmıştı böyle bir şey? İnsanın yanlış olduğunu bildiği bir şeyi sürdürmesi ne tuhaftı, ne yakıcı bir şeydi? Yüzünü saklıyor, kontrol edemediği gözyaşlarını eline sıkıştırdığı bir peçete ile silip duruyordu. 

Üniversitedeki hocası insan düşünen bir varlıktır demişti geçenlerde. Oysa şimdi sorsalar ona, insan aptal bir varlıktır, insan sözün acısını bilmeyen bir varlıktır, insan pişman olan bir varlıktır, derdi. Neden şimdi anlaması gerekiyordu bunu? Hem insan babasına küser miydi hiç? Ama olmuştu, Veysel yapmıştı bunu. Kendi kendine kızıp duruyordu.  

Minibüs şoförü her beş on kilometrede birilerini indiriyor, yenilerini alıyordu. Kimse şikayetçi değildi bundan. Elini kaldıran köylülerin yüzünde saklı bir minnet, kendinden eminlik okunuyordu. Şoför memnundu minibüsün dolmasından, ama bir sevinç belirtisi yoktu yüzünde. Kararmış suratı, kirli sakalı hep aynıydı, yol yorgunuydu ama o yolun bir parçasıydı çoktandır. Koridorda taburelere ilişen, yaz sıcağında kazakla, ceketle oturan, sakallı, yaşlı yolculara, bazen kucaklarındaki hayvanlara da alışkındı. Her şeyi biliyordu. Her şey sıradandı. Ama her yolcunun sırrını bilemezdi yine de. 

Veysel annesini düzenli olarak arıyor ama babasıyla konuşmuyordu. Annesinin zaman zaman bir akrabalarıyla gönderdiği harçlığı babasının verdiğinin farkındaydı elbette. Yine de şimdi kuvvetle ayıpladığı bir inadın içinde kalmıştı işte. Bir keresinde, annesinin yanında duran babası telefonu almış ve “Oğlum gel bir göreyim yapma böyle” demişti. Babasının bu sözleri içinde bir bumerang gibi dolaşıyordu şimdi. 

Şoför kendinden emin, minibüsün ayrılmaz bir parçası gibi, gözü yolda, sağ eli hep bir şeylerle meşgul ilerliyordu. Arada bir aynadan içeriye bakıyordu. Arka koltukta güneş gözlükleri ile sürekli yola bakan, kimi zaman elini gözlerine götüren Veysel’i fark edemiyordu. İçerisi hınca hınç doluydu. Ona göre her şey normaldi, sıradandı. 

Bir ara minibüs yavaşladı, sağda, toprak bir yola doğru kıvrıldı ve durdu. Dalları aşağılara sarkmış söğüt ağaçlarının gölgesinde sesiyle ıssızlığı büyüten bir çeşme akıyordu. Yolcular bu soğuk, yumuşak sudan içtiler sırayla, kimileri de yüzüne bocaladı. 

Veysel minibüsten inmek istemedi önce. Sonra yüzünü yıkamak geçti içinden. Kenarda bekledi bir süre. Diğerleri çeşmenin başından çekilince yanaştı. Oluğun kenarına oturup daldı.  

O çeşmenin şırıltısında gizli bir anlam vardı sanki. Veysel’in bir şey kaybettiğini söylüyordu. Yeri doldurulamayacak ve etkisi hep kalacak bir şey. Onu var eden, geçmişini belirleyen bir şey, yokluğuyla Veysel’in kendini tarttığı bir şey. Tutamamıştı kendini. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.  

Minibüs onu bekliyordu. Veysel’in hıçkırıklarını duyan şoför korna çalmaktan vazgeçti. Arabadan indi ve yanına doğru yürüdü. Elini Veysel’in omuzuna koydu yavaşça. Veysel başını kaldırıp baktı ama suyun sesine daldı yine. Şoför “Delikanlı neden ağlıyorsun, bir yüzünü yıka istersen”, dedi. Bu söz Veysel’i daha da sarsmıştı nedense. Hıçkırığı  kuvvetlendi. Şoför ne yapacağını bilemedi önce. Sonra oluğa oturdu o da. Veysel biraz sakinleşir gibi olmuştu. Başını kaldırdı ve “Babalar ölmezmiş abi”, dedi. 

Şoför yol boyunca her şeyin normal olduğunu düşündüğü minibüsün içinde farklı bir durum olduğunu anlamıştı artık. 

“Başın sağ olsun,” dedi. 

“Sağ ol abi” dedi Veysel. Sonra gözlüğünü çıkarıp, yüzüne suyu bocaladı. Doğruldu yeniden. Bir yabancıya içini dökmek, rahatlamak istemişti nedense: 

“Üç yıldır küstüm babama. Beni yakan bu! Babam duvar ustasıydı. Lisedeyken yardım ediyordum ona. İlk yıl üniversiteyi kazanamadım. Şehre kuzenimin yanına gitmek istiyordum dershane için. Babam bir sene bekle, para biriktirelim, dedi. Ben onu yanlış anladım, okumamı istemiyor sandım. Senin gibi duvar ustası olmam, dedim. O da tokat attı. Çekip gittim işte. Ama babam gizli gizli yardım etti abi.” 

Şoför bir şey demek istedi ama vazgeçti sonra. Elini omuzuna koydu yeniden. Minibüse doğru yavaşça yürüdüler. 

Kaseti kapamıştı şoför. Yolcularsa sessizleşmişti. Veysel yine dışarıya bakıyordu. Geride kalan her şey içindeki boşluğa akıp durdu.

Yazının orijinalini ve diğer yazıları okumak için tıklayın