Babacan'ın şansı

Babacan'ın şansı

29 Temmuz 2019 Pazartesi  |   Köşe Yazıları

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, görevden ayrıldığı 2014 yılından itibaren, başta muhalefet partileri olmak üzere, toplumun önemli bir kesimi tarafından Erdoğan dönemini bitirebilecek alternatif olarak düşünüldü. 2015 yılında yapılan genel seçimlerde Gül’ün AKP’den ayrılarak bir grup milletvekiliyle yeni bir parti kuracağı beklentisine bile girildi. Ancak, Gül’den beklenen hamle bir türlü gelmedi. Erdoğan’ın karşısına çıkabilecek kadar cesur olmadığı söylendi.  

Türkiye 16 Nisan 2017 Anayasa değişikliği referandumuna giderken gözler yine Gül’ün üzerindeydi. Gül referandum öncesi ve oy kullandıktan hemen sonra yaptığı açıklamalarda, oyunun rengini belli etmese de, yakın çevresinden “hayır” oyu kullandığı yönünde bilgiler geldi. Örneğin, gayrı resmi sözcüsü Fehmi Koru’nun, blokunda referandumdan bir gün önce açıkça "hayır" diyeceğini yazmış olması, Gül’ün de hangi yönde oy kullandığını tahmin etmemizi sağladı. 

16 Nisan referandumunda, henüz parti kurma çalışmalarını yürütmekte olan Meral Akşener de aktif bir şekilde “hayır” kampanyası için çalıştı. 21 Mart 2017’de BBC’ye konuşan Akşener, başkanlık sisteminin “çağ dışı ve ucube” olduğuna vurgu yapıyordu.  

Referandum için etkili bir "hayır" kampanyası yürüten Halkların Demokratik Partisi’nin sözcüsü Ayhan Bilgen ise, “Hayır oylarının birbirine zarar vermeden şekillenmesi önemli. CHP’nin kendi seçmen dengesi, farklı bizimki farklı. AKP’nin bunu kullanmasını önlemek için dikkat edeceğiz. Herkesin ‘hayır’ı kendine” diye konuşmuştu.  

AKP’nin dayattığı bu referandumda kendiliğinden oluşan bir demokrasi platformu ortaya çıktı. Elbette bu süreçte, Demokrat Parti, Saadet Partisi ve diğer partilerin tavırları da önemliydi. Örneğin, Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal şöyle diyordu: "70 sene evvel ''Milli Şefliğe'' de itiraz etmiş bir parti olarak 'Hayır' diyoruz". 

Sonuçta Anayasa değişikliği %51,21 ile kabul edildi.  Erdoğan uzun süredir hayalini kurduğu başkanlık sistemine, bir milyon 300 bin civarında oy farkı ile kavuştu. 

24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimine giden süreçte, referandum esnasında kendiliğinden oluşan “hayır bloku” ortak bir aday çıkaramadı. Ancak, bu süreçte Abdullah Gül ismi uzunca bir süre ortak aday adayı olarak ön planda yer aldı. Başta CHP olmak üzere, bazı kesimler Gül’ün aday olması durumunda AKP’den de oy alabileceğini düşünerek, onun ismi üzerinde ısrarla durdu. Medyanın bir kesiminde de Gül’ün Erdoğan’ın önünü kesecek tek lider olduğu konusu işlendi. Ancak, bu beklentiler Hulusi Akar ve İbrahim Kalın’ın Gül’ü ziyaretiyle son buldu. Gül bu ziyarete ilişkin olarak, “Tehdit ve saygısızlık yoktu” dedi ve devamla, AKP’den tepkilere "Benimle ilgili saygısızlık boyutuna ulaşan sözler söyleyen arkadaşlarıma da şunları söylemek istiyorum: Başlarını ellerine alıp şu anki konumlarını bir düşünsünler" diyerek karşılık verdi. 

Seçim sonuçlarına göre, Erdoğan %52,6’lık oy oranıyla, üstelik ilk turda yine zaferle çıktı. Karşısında ortak bir aday olsaydı sonuç ne olurdu bilinmez ama demokrasi cephesi referandumdan sonra daha da konsolide olur, daha da güçlenirdi. 

Türkiye 31 Mart 2019 yerel seçimlerine giderken, bu defa Gül ismi yerine Babacan ismini duymaya başladık. Gül destekli bir hareketin temellerinin atıldığına yönelik haberler yayılmaya başladı. Yeni bir oluşumdan yüksek sesle bahsedilir oldu. Kuşkusuz bu gelişmeler yenilmez Erdoğan’ın ancak bu yolla iktidardan düşürebileceğine yönelik umutların da yeşermesine neden oldu. Babacan, AKP’de adı yolsuzluğa bulaşmamış, iyi eğitimli, başarılı! ve genç bir politikacı olarak vitrine çıkartılıyordu, elbette Gül’ün koçluğu eşliğinde. 

Son yerel seçimlerde, demokrasi bloku bu defa daha bilinçli ve örgütlü bir şekilde, Kılıçdaroğlu ve Akşener’in ısrarlı çabalarıyla oluşturuldu. Millet ittifakı, HDP’nin dolaylı desteği ile büyük başarı sağladı. AKP’nin "Zillet İttifakı" olarak tanımladığı blok İstanbul dahil önemli şehirleri aldı. Ancak, AKP’nin adeta harakiri yaparak İstanbul seçimlerini tekrarlatması sonucu, bu blokun adayı ezici bir farkla tekrar kazandı. Benim açımdan bu süreçteki önemli gelişmelerden birisi de, Demirtaş’ın yine açıkça İmamoğlu’na destek verdiğini açıklaması ve İyi Parti’nin bu açıklamadan gocunmadan önüne bakması oldu. Hem Erdoğan’ın hem de Bahçeli’nin Abdullah Öcalan üzerinden strateji oluşturmak zorunda kalmaları da, en az seçimler kadar önemli bir başka gelişmeye işaret ediyordu. Bundan sonra artık kimsenin karşısındakini terörle işbirliği yapmakla suçlayabileceği bir ortam kalmıyordu.  

İmamoğlu’nun zaferi Erdoğan’ın ikinci kez yenilebileceğinin de ispatı oldu. Muhalif kamuoyu, Erdoğan’a karşı mutlaka AKP içerisinden bir aday etrafında kenetlenmesi gerektiği düşüncesinden uzaklaşmaya başladı. Zaten mecburiyetten doğan bu arayış yerine, seçmenin kendisine güveni ön plana çıktı. Bunu muhalefet partileri böyle değerlendirir mi bilinmez ancak, seçmenin böyle değerlendirdiğini düşünüyorum. Zira, Babacan’ın özellikle iki İstanbul seçimi arası dönemde yükselen popülaritesinde düşüş yaşanıyor. İşte bu nedenle, Babacan isminin eskisi kadar alıcısı olduğunu düşünmüyorum.  

Babacan’ın S-400’lerin yüklendiği hafta, 8 Temmuz 2018’de istifa etmesi de beklenen etkiyi göstermedi. Babacan’ın istifası belki de S-400’lerle ilgili önemli bir işaretti, belki de değil ancak, S-400’lerin gölgesinde kaldığını söyleyebiliriz. 

Önümüzdeki süreçte Erdoğan’ın hangi konuda nasıl bir performans göstereceği büyük merak konusu. Erdoğan, iktidarda kaldığı her gün, yakıcı iç ve dış sorunların gölgesinde gücünü ve popülaritesini hızla kaybedecek. AKP’yi çözülmeden kurtaramayacak. Bu süreçte Türkiye’nin, önümüzdeki dönemde hasar tespiti yaparak radikal politikalar uygulayabilecek bir koalisyona mı yoksa, bir dönem Erdoğan’ın ortağı olmuş bir figüre mi ihtiyacı mı olacak, işte asıl mesele bu.