Ayvalık'ın incisi

Ayvalık'ın incisi

31 Ağustos 2019 Cumartesi  |   Köşe Yazıları

Denizin mavisi, zeytinin yeşili, mevsimine göre salkım çiçeklerin fuşyası, moru...

Bir tarafta  Rumlardan kalma taş evler, diğer tarafta Arnavut taşlarının üzerine atılmış cicili bicili masalar, ağaçlardan sarkıtılmış rengarenk lambalar, boncuklar, kedili, neşeli grafitiler, iştah açan Ege sofraları.   

Tüm bunlara bir de mis gibi sabun kokusuyla, ünlü “Karadeniz Pastanesi”nde pişen sakızlı ve lorlu kurabiyelerin kokusunu ekleyin; işte karşınızda Ayvalık’ın incisi Cunda Adası. 

Cunda huzurlu, sakin tatil isteyenler için biçilmiş kaftan.

Bir plaj düşünün çıt yok, çocuk yok, evcil hayvan yok hatta müzik bile yok. Sadece dalgaların ve fısıltıyla konuşan insanların belli belirsiz sesi var. Telefon çalınca utanıyor insan konuşmaya. Okumak, yazmak, düşünmek ya da hiçbir şey yapmadan öylesine yatıp güneşlenmek için ideal bir ortam. Kimine üç gün yeter, kimine bir ömür yetmez; her ruhun ihtiyacı var böylesi sessizliğe.

Deniz pırıl pırıl, çarşaf gibi. “Şansımıza mı bu kadar güzel?” diye soruyoruz. Cunda’nın rüzgarı bol, denizi dalgalı olur diye duymuştuk. Mevkiye göre değiştiğini öğreniyoruz. Denize girdiğimiz Patriça koyundaki “Sobe Beach” de su genelde çarşaf gibi olurmuş. Ortunç Koyu, Ada Camping de denize girmek için tavsiye edilen yerler arasında. 

Suyun soğukluğu herkese göre değil. Deniz, saatler geçtikçe sanki daha da soğuyor ya da bizler daha fazla ısınıyoruz. Girmeyi başardığınızda “Oh, dünya varmış!” dedirten, kan dolaşımını hızlandıran bir su. Girdikten sonra kimi alışıyor soğuğa, kimi dayanamayıp hemencecik çıkıyor.

“Sobe Beach”te sıra yemeğe gelince gökkuşağının tüm renkleriyle masanızı donatıveriyorlar. O rengarenk tabakları mı yesek yoksa içindekileri mi karar veremiyor insan. Gerçekten çok zevkliler. Girit kabağı, bademli piliç, ada köfte, dağ kekikli zeytinyağı, rengini hiç bozmadan pişirilen kırmızı, yeşil, sarı sebzeler, çeşit çeşit salatalar hepsi birbirinden lezzetli.

Aslına bakarsanız Cunda’da yediğimiz diğer yemekler de çok  başarılıydı. Papalina, üzerine limon sıkılmış Saganaki, portakallı sardalya, ot mücver... Cunda mutfağının bu kadar lezzetli olduğunu bilmiyorduk. Sürpriz oldu bizim için. Restoran olarak “Yakamoz”u denedik ve çok memnun kaldık ama Ayna ve Vino da aldığımız tavsiye listesinde başı çekenlerdendi. 

Tarihi dokusu ayrı, denizi ayrı güzel Cunda’ya arabayla gitmek gayet kolay. Ada 1964 yılında “Türkiye'nin ilk boğaz köprüsü” ile karaya bağlanmış. İstanbul’dan yaklaşık dört saat sürüyor. Hele bir de yanınızda sohbeti hoş arkadaşlarınız varsa, yolun nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. 

Yunanlıların zamanında  "Moshonis" yani kokuluada diye adlandırdığı Cunda’nın ismi, Kurtuluş savaşında “Yunanlılara teslim olun” emrine karşı gelen cesur Yarbay Ali Çetinkaya’ya ithaf edilerek “Alibey Adası” olarak değiştirilmiş. 

Zevkli ada halkının ve esnafının ufak dokunuşlarıyla çok keyifli bir yere dönüştürülmüş, rengarenk, cıvıl cıvıl ara sokakları, taş evleri, kafeleri, butikleri elinizden fotoğraf makinesini bırakmadan, zevkle gezilecek yerlerin başında geliyor. 

Aşıklar Tepesi'nde bulunan Agios Yannis Kilisesi ve yeldeğirmeninin de manzarası çok güzel. Kilise zamanla harap olunca “Rahmi M. Koç Müzecilik” buranın tadilatını üstlenmiş. Şu anda kitaplık olarak kullanılıyor. Emekli Büyükelçi Necdet Kent‘e ait 1000'i aşkın kitap buraya bağışlanmış. Bu tarihi kitaplığa “Sevim ve Necdet Kent kitaplığı” ismi verilmiş. Kitaplığı gezdikten sonra, kitaplığın önündeki kafede oturup manzaraya karşı bir şeyler içmeden dönmemek lazım. 

“Taksiyarhis Kilisesi” de Rahmi Koç Müzecilik tarafından müzeye çevrilen anıtsal yapılardan. 7 TL’ye gezebileceğiniz müzede Rahmi Koç’a ait olan başta oyuncak araba olmak üzere çeşitli koleksiyonlar sergileniyor. 

Biz göremedik ama Ayışığı Manastırı, Despot Evi ve Taş Kahve de gezilecek yerler arasında gösteriliyor. 

Cunda bir butik otel cenneti. Sezonda fiyatları çok da makul olmayan ancak gerçekten çok güzel butik oteller var. Ortunç Otel, Nişi, Sobe Otel, bizim tavsiye listemizdeydi. Ancak tercihimizi tepedeki “Pür Beyaz” butik otelden yana kullandık. Her tarafı bembeyaz ve oldukça zevkli döşenmiş olan bu butik otel, deniz manzarası, dekorasyonu, temizliği ve konforunun yanı sıra son derece güler yüzlü personeliyle de bizi çok mutlu etti. Cunda’nın birçok yerinde olduğu gibi yemek sunumları ve lezzeti çok başarılıydı. 

Biz çok sevdik Cunda’yı. Daha çok vaktimiz olsa daha da seveceğimize emindik. Ayvalık’ın kıymetlisi Cunda'nın rengarenk sokaklarında dolaşırken dokusu çok benzer olduğu için “Burası Bozcaada’dan daha güzel olabilir mi?” birbirimize sürekli sorduğumuz soru oldu.

Ben mekanların üzerimizde bıraktığı izlerin sadece mimari ya da doğal güzelliklerle sınırlı olmadığına inananlardanım. Bence, orayı kiminle gezdiğin, onlarla ne kadar huzurlu olduğun, ne kadar güldüğün çoğu zaman mekansal güzelliklerin önüne geçer.

O yüzden Bozcaada’yı tahtından edecek bir yer zor çıkar ama Cunda’nın hem dokusuyla hem de geçirdiğimiz keyfili vakitle listemize üst sıralardan girdiğini söyleyebilirim. 

Sevgiyle kalın,