Ayurveda ve korona

Ayurveda ve korona

25 Nisan 2020 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Bu yazıyı Ayurveda'nın virüsler ve bağışıklık sistemine bakışı hakkında sizleri bilgilendirmek amacıyla hazırlıyorum. Vejetaryenlik ya da veganlıkla ilgili bir tartışma başlatma isteği ortaya koymuyorum, yalnızca bilgi paylaşmak istiyorum. Yararlanacağınızı umuyorum.

Alternatif tıp diye bir olgu yoktur. Sağlık bilimi tektir. Ayurveda bir alternatif tıp değil, Kadim Hint Veda yazmalarına dayanan bir yaşam biçimidir. Burada anlatılanlar bir tıp hekimi anlatısı yerine geçmez.  

Virologlar, hücre biyologları ve diğer disiplinlerden bilim insanları, canla başla virüslerin evrimsel geçmişini anlamaya çalışıyor. Virüslerin evrimsel becerileri ne kadar iyi anlaşılırsa, Korona ile ortak savaşta daha etkin araçlar geliştirilebilir.  

Virüsler, insanın hücreleri arasında devinebilen ilksel genetik elementler ve belki de yaşamın arkaik öncüleri olabilirler. Virüsler, yapılanma ve çoğalma stratejisi bakımından büyük çeşitlilik gösterir. Bu nedenle onları geleneksel evrim yaşam ağacı üzerinde sınıflandırmak hiç de kolay değildir. 

Şunu hepimiz biliyoruz ki, virüsler insan organizması için tümüyle bilinmeyen bir öge değildir. Türleri yaşadığımız bölgeye göre değişse de, sonuçta hepimizin içinde (örneğin grip virüsü) vardır ve var olacaklar. Virüsler ile insanlar milyonlarca yıldır aynı doğal çevreyi paylaşarak yaşayagelmiştir.  

Çeşitli nedenlerden dolayı doğal dengenin bozulmasıyla birlikte, virüsler insan için ciddi sorunlar yaratmaya başladı. Mal ve insan ulaştırma olanaklarının çoğalması, virüsleri yayan önemli etkenlerden biri oldu.  

Burada altı çizilmesi gerekir ki, özellikle hayvan ve hayvan ürünleri ticareti, virüslerin yer değiştirmesini hızlandırdı. Farklı yörelerin virüsleri kolayca yeryüzüne yayılmaya başladı.  

Yayılmayla birlikte başkalarının virüsü bize, bizim virüslerimiz onlara ulaştı. On binlerce yıldır hiç barışık ve bağışık olmadığımız yabancı coğrafyaların virüsleri bizi hasta etmeye başladı. 

Bağışıklık kalkanının güçlü tutulması virüsle savaşımda her zaman önemli ve gereklidir. Ancak bilmeliyiz ki, bağışıklık sistemi virüs bulaşmasına karşı (bakterilerde olduğu gibi) bir koruma sağlamıyor.  

Enfeksiyon yapıcı ajan olan virüsler, esasen oldukça zayıf ve eksik yapılı canlılardır. Virüsler, bizi yakıdan ilgilendiren ortak bir özelliği paylaşır: Onlar, uygun bir genomda konakçı hücreye yerleşip, orada dönüşerek yaşam bulmak istiyorlar.  

Amaçları, başka organizmaların canlı hücrelerine girerek orada çoğalmak, soylarını sürdürmektir. Hayvansal ya da hayvan dışı canlılarda bulunan tüm virüsler bunu ister.  

Gen kilidi ve anahtarı uyan virüsler, insanda belli bir süre kuluçka dönemi geçirdikten sonra etkinleşir. Bağışıklık sistemimiz virüsü ancak etkinleştiğinde toksik bir düşman olarak değerlendirir ama artık düşman çoktan kalenin içine girmiştir.  

Bununla birlikte, yalnız hayvanlardaki virüsler değil, hayvan dışı canlılarda örneğin bitkilerde bulunan virüsler de insana temas eder. Ancak genoma giriş yapabileceği kalıtımsal anahtar bir kod uyduramadığından, insanda hastalığa yol açmaz.  

İnsan bedeni daha önce hiç tanışmamış olsa bile, bitkisel virüs bulaştığında hemen alarm verir, koruma kalkanını devreye alır. Bitkisel virüsler zarar veremeden dışkılama kanalından kolaylıkla atılır. (Dikkat: virüsleri ve bakterileri karıştırmayalım). 

Hayvansal virüsler, (bitkisel virüslerde olduğu gibi) bir yabancı gibi algılamaz, onlara karşı hiç bir savunma düzeneğini devreye alınamaz.  

Tarım devrimi sayesinde evcil hayvanlarla "bir arada yaşam" başlamış oldu. Dolayısıyla hayvan - insan arası bulaşmanın temel yolu, onlarla yakın ilişkide olmaktır. İnsanda en kolay enfeksiyona neden olan virüsler, omurgalılarda yaşayan virüs aileleridir.  

Kuduz, HIV, İspanyol gribi, kuş ya da domuz gribi gibi, hayvanlardan insanlara geçen bir çok virütik hastalık olduğu kanıtlandı.  

Evrim sürecinde hayvanlarla yakın yaşamak, insanın gen varlığında bazı dönüşümlere yol açtı. Özellikle evcil olmayan hayvanlarla her temas, insana yeni virüs geçişini kolaylaştırdı.  

İnsanın genetik evrim zincirinde yaklaşık %10'luk bir bölümün, bu tür bir mutasyonun etkisi altında olduğu yönünde bulgular mevcut.  

Bilindiği üzere, yediğimiz her yiyecek, içtiğimiz her sıvı ve soluduğumuz her soluk, organizmamızı oluşturan hücresel yapı taşlarına dönüşmekte. Yiyeceklerin metabolik dönüşümü hayvanlar için de aynen geçerlidir.  

Bizim ne yediğimiz önemlidir, yiyeceğimizin ne yediği daha önemlidir. Bizim nasıl yaşadığımız önemlidir, yiyeceğimizin nasıl yaşadığı daha önemlidir.  

Virüsler yer değiştirdikçe hem kendileri mutasyona uğrar, hem de bulaştıkları canlı organizma genomu içindeki DNA ya da RNA diziliminde kalıcı değişmelere yol açar.  

Mutasyona uğramış (mutant) virüsler bir hayvanın genomunda bulunan konakçı hücreye yerleşip yaşayabilir. Hayvan virüsleri, konakçı hayvanı etkilemez, zarar vermez ama insanda öldürücü olabilir. 

Bu hayvanı öldürüp etini pişirip yediğimizde, virüs doğrudan bulaşmayabilir. Ne de olsa et piştiğinde virüs ölmüş oluyor. ANCAK sindirilen etin içindeki kalıtımsal veriler insana taşınır ve genoma kaydedilir.  

Etle birlikte, o hayvanın gen yapısı içine işlemiş olan virüslere ait kod bilgileri, bu kez insanın gen sistemiyle tümleşme olanağı elde eder.  

Kod bilgileri mutasyona uğrar ve özüştürmeyle insan genomu içine çeşitli “virüs kilidi” varyasyonları yerleştirir. Böylece kilitleri açabilecek anahtarlara sahip başka hayvanların virüsleri, insan genomuna kolayca giriş yapabilir.  

Başka bir anlatımla; insan önce tükettiği hayvanın etinden virüsün kodlarını genomuna alıyor. Sonra farklı bir zamanda virüsün kendisiyle karşılaşıyor. O zaman virüs, gen kodları uyumlu hale gelmiş olan insanın organizmasına girerek, kuluçkaya yatıyor, sonra da hastalıklara yol açabiliyor. 

Hayvandan hayvana bulaşan virüsler insana bulaşıyor, ardından bir kez daha mutasyona uğruyor ve insandan insana bulaşmaya başlıyor. Covid-19 virüsünün yarasadan bulaştığı yönünde çok ciddi kuşkular var. Bazı kaynaklar bunun kesin olduğu görüşünde. 

Sevgili arkadaşlarım, hiç değilse evde kalınan şu günlerde, et yemeklerini azaltarak ya da Ramazan'a paralel "et orucu" yaparak, virüs bulaşmasına engel olmak adına bir önlem daha almış olabiliriz.  

Bununla birlikte, bu kadar uzun süre evde dinlenmek, aynı zamanda vücudun enfeksiyonları önleme konusunda doğal yeteneğini kullanmasına fırsat vermek açısından yapıcıdır. "Kainatın en değerli eczanesi senin bedenindir, yeter ki sen onu iyi dinlendir"  

En başta panik, stres ve korkunun metabolik düzeneği ve bağışıklık sistemini zayıflattığını anımsayalım. Sosyal mesafeyi koruma, maske, eldiven kullanımı ve hijyen ilkeleri gibi hekim önerilerini zaten uyguladığınızı varsayarak, diğer önerilerimizi sıralayalım: 

* Sindirim kapasitesini zorlamamak için, taze hazırlanmış sindirimi kolay, sebzeli tencere yemekleri tüketelim 

* Sera ürünleri yerine mevsimlik gıdayı yeğleyelim 

* Çiğ yemeklerden uzak duralım ya da çok iyi yıkayalım 

* Dışarıdan sipariş edilen yemekleri evde bir daha ısıtmadan yemeyelim 

* Piştikten sonra üzerinden 12 saat geçen hiçbir yemeği, buzdolabında saklanmış olsa bile tüketmeyelim. Bu yemek artık bayattır, bağışıklık sisteminize hiçbir enerji katkısı sağlamaz  

* Kesinlikle et yemek zorunda olduğuna inanmış olanlar, löp et yerine bol sebzeli, az baharatlı ama çok iyi pişmiş köfte ya da balık yiyebilir 

* Ülseri, iltihaplı enfeksiyonları ve cilt hastalıklarını azdıracağından, kızartmalardan tümüyle uzak duralım (1950’lerden önce Anadolulu kızartma nedir bilmezdi) 

* Öğlen ana öğün olsun, akşam ise en hafif öğün olsun. İdeal olanı saat 19.00'a kadar bitirmek, arkasından kuru yemiş ve meyve dahil başka bir yiyecek yememek 

* Her gün tercihen 21:30'da yatağa girmek ve belki 22:00 gibi de uyumak, bağışıklık sistemini güçlendirecektir. Uyku henüz gelmemiş olsa da yatakta kitap okuyabilir, tabletten bir şeyler izleyebiliriz 

* Biz uyuduktan 1-1,5 saat sonra, hasarlı dokularımız kendini onarmaya başlar. Fizyolojik ve psikolojik tüm defolarımız, biz derin uykudayken kendini onarır. Uykuya ne kadar erken geçersek, o kadar derin uyuruz, o kadar çok hücre onarılır ve ertesi sabah o kadar dinlenmiş, güçlenmiş olarak uyanırız 

* Portakal, greyfurt, limon gibi C vitamini bakımından zengin narenciye tüketilmesi iyidir. Bu meyveleri sıkıp suyunu içmek aşırı şeker yükler, kendisini yemek daha doğrudur 

* Kahvaltıdan 30-40 dakika önce 2-3 bardak (ılık ya da) sıcak su içmek bağırsaklarınızı temiz tutar, yumuşatır, şişkinlik, geğirme ve kabızlık yakınmalarını en aza indirir 

* Gün içinde isteğe göre zencefil çayı, nane çayı, tarçın çayı ya da rezene çayı içmek iyidir. Gazlı, boyalı, paketli ve alkollü içecekler iyi değildir 

* Alkolü azaltalım dediğimde bazı Rakıcıların içinden sinsice güldüğünü biliyorum ama bilelim ki alkol sıvı şekerdir. Meyvelerden alınan şeker gayet yeterliyken, şeker fazlası bağışıklık sistemini zayıflatır, kanser riskini artırır. Dengeli tüketmek elimizde 

* İhtiyaç olmasa da, rutin olarak kahvaltıdan sonra klozete oturma alışkanlığı kazanmaya çalışmalı 

* Burun kılları doğal bir filtredir. Rahatsız ediyorsa cımbızla almak yerine makasla kısaltılabilir 

* Haftada 2-3 kez gündüzleri her burun deliğine 2-3 damla susam yağı damlatmak, geniz kanalını temiz tutar 

* Evde düzenli egzersizi günlük program haline getirmekte yarar var. Hareketsiz kalmamak için hiç değilse ev içindeki iki uzak nokta arasında yürüyüş yapabiliriz. (Keşke fırsatınız olsa da sabahları Yoga, gündüzleri Pranayama ve akşamları meditasyon yapabilseniz) 

* Süt ve peyniri karantina döneminde azaltmakta yarar var 

* Metabolizmanızın ağırlaşmasını azaltmak için gündüz uykusundan kaçınalım. Gündüz uykuları psikolojik savunma sistemini uyuşturur, kaygı, unutkanlık hatta depresyon riskini artırır

* Soğuk su içmekten, soğuk yiyecek yemekten kaçınalım 

* Evde çok iyi doğal havalandırma yaratmaya, nemi en aza indirmeye ve içeri gün ışığı girmesini sağlamaya çalışalım 

* Bağışıklığı artırmaya yardımcı olduğu için, her şeye karşın elimizden geldiğince pozitif ve mutlu kalmaya çalışalım 

* Kalabalık ve klimalı ortamlardan uzak durmakta yarar var. Merkezi klima sistemlerinin virüsü tüm alana yayabileceği yönünde kuşkular var  

* Karantina sürecinde vücudumuzun alıştığı oranlarda vitamin ve mineral alamaması bir sorundur. Bu nedenle (böbrek, bağırsak ve karaciğer hastaları, kanser hastaları, gebeler hariç) iyi bilinen markaların multi-vitamin takviyesi alınabilir 

* Susuz kalmayalım. Vücut ağırlığımızı “Pİ sayısı” önüne 0,0 koyarak, 0,0314 ile çarpalım. Çıkan sonuç, akşama kadar tüketmemiz önerilen litre su miktarıdır. Saat 20:00’den sonra sıvı tüketmek, uyku kalitesinin bozulmasına neden olabilir 

* Yüksek bulaş riskinden dolayı çocukların tırnak yeme alışkanlığı üzerinde çalışmalı 

* Aman dostlar “Facebook- Sosyal Medya Üniversitesi” yayınlarını dikkate almayalım. Gargara filan yaparak virüse karşı koruma sağlanabileceği gibisinden çok riskli bilgiler sunan bazı videolar dolaşıyor. Kaynağı bilimsel olmayan verileri dikkate almayalım 

* Havalar ısınınca virüsün yok olacağına da inanmayalım. Avrupa’da şimdi kış ama Brezilya’da yaz ve virüs deli gibi yayılıyor. Üstelik 2012’deki Corona Virüs (MERS) salgını, Suudi Arabistan’da deve etinden yayılmıştı 

Virüsler organizmaya bir kere girdikten sonra, kişi isterse sirke, sarımsak ve zencefil suyuyla dolu küvete girsin, içinde bir hafta kalsın, gene de bir yararını göremez. Şerefsiz düşman artık kalenin içine girmiş, prensesi kandırmış durumda.  

Virüsler DNA değil RNA zinciri ile varlığını sürdüren "eksik canlılar" olup, mutlaka bir DNA yapısı içine (bu durumda insanın en başta kan hücrelerine) girerek canlılık kazanır.  

Böylece insan yaşadığı sürece, virüs de onun doku hücrelerinde yaşamını sürdürür. Korona virüsü, bağışıklığı zayıf ya da yıpranmış kişiler ve yaşlılar arasında daha çok kayıplara yol açarken, bağışıklığımızı güçlendirecek önerilerin işe yarayacağını umuyorum. 

Ayurveda yaklaşık 4 bin yıllık antik bir bilgidir. Modern zaman hastalıkları hakkındaki bakış açısını sizlerle paylaşmadan önce hocalarımdan görüş alarak bu yazıyı hazırladım.  

Korona belası hanelerimizden uzak olsun, en kısa zamanda eskisinden daha temiz denizlere, daha mavi gökyüzüne kavuşmak dileğiyle, sağlıklı günler diliyorum. 

Halil Ocaklı