Atalarımız gıda pişirmeyi nasıl öğrendi?

Atalarımız gıda pişirmeyi nasıl öğrendi?

5 Temmuz 2020 Pazar  |   Serbest Kürsü

Halil Ocaklı (halilocakli@yahoo.com)

Vedanta felsefesine göre, insanda bulunan tüm içgüdüler, varoluşsal gerçekliğin ana özelliklerini de simgeleyen 3 temel maddeye indirgenebilir.  

1. Yaşar kalmak, soyunu sürdürmek (Sat) 

2. Bilmek istemek, bilgi edinmek (Chit) 

3. Mutluluk duyumsamak (Ananda) 

İnsanı diğer canlılardan ayıran esas özellik, içgüdüleriyle ilgili farkındalığı vasıtasıyla bilinç düzeyinde ulaştığı yüksekliktir.  

Tarım öncesi çağlardan beri insanlar ateş çevresinde toplu akşam yemekleri yiyor, bu yolla sosyalleşiyordu. Gün içinde yaşanan deneyimleri diğer klan üyeleriyle paylaşmak, dillerin gelişimine de yön veriyordu.  

Erken insanların neler yediğini, nasıl yediğini kesin olarak bilme şansımız yok. Ancak elimizdeki örtüşmeli arkeolojik ve antropolojik bulgulara dayanarak bazı varsayımlarda bulunabiliyoruz.  

Bu alanda çalışan bilim insanları, özellikle dişleri üzerinde olan bir çene kemiği bulduğunda çok sevinir. Dişlerin yapısından, üzerindeki çiziklerden, çürüklerden ya da aralarındaki yiyecek kalıntısı fosillerinden yararlı verilere ulaşabilirler. 

Doğanın insanlara ilerleme yolunda verdiği en büyük armağanlardan biri ateş oldu. Homo Erectus insanı yaklaşık 1 milyon yıl önce, ateşi kontrol altında tutmayı, ısı ve ışık kaynağı ya da silah olarak kullanmayı akıl etti. Ateş, teknolojik repertuvar içinde yerini almışsa da, yiyecek pişirmeyi öğrenmek için 500 bin yıl daha beklenecekti.  

Derken yağışlı, fırtınalı günün birinde ormana düşen yıldırım, büyük bir yangına yol açtı. Bu dolayını izleyen insanlar, yangın sırasında ateşin kayaları ısıttığını, bu kayaların üzerine gelen yabani sebzelerin piştiğini fark etti.  

Bu gözlemden yola çıkan erken atalarımız, uygun bulduğu kayaları ısıtmayı ve gıdalarını pişirmeyi başardı. Zamanla mağara içinde sıcak taş üzerinde pişirmeyi denedi ve bunda da başarılı oldu. Bir çubuğun ucuna taktığı yiyeceği ateşte tutarak şiş kebabı bile buldu.  

Kim bilir kaç kişinin eli, ağzı yandı ama sonuçta pişen gıdanın daha lezzetli olduğunu böylelikle öğrenmiş olduk.  

Neredeyse yarım milyon yıldır pişmiş besin tüketen insanoğlunun biyokimyasal ve sosyal evrimi bu sayede hızlandı, derinleşti. Pişmiş gıda daha kolay çiğneniyor, besleyiciliği artıyordu. Diş sorunu yaşayan yaşlılar daha iyi besleniyor, daha uzun yaşıyordu. Oysa önceleri, kişi yiyeceği kendi ağzında yumuşattıktan sonra yaşlıya veriyordu. 

Colorado Üniversitesi'nden Paola Villa, "Hominin Beslenmesinin Evrimi" adlı yazısında, bilinçli pişirmeyle ilgili ele geçen en eski kanıtların 400 bin yıl öncesine dayandığını yazıyor.  

Pek çok riskli denemeden sonra, pişirme yoluyla toksik patojenlerin öldüğünü, sindirimin kolaylaştığını ve lezzetin arttığını biliyoruz. Yüzlerce kuşak boyunca gensel kodlara işlemiş olan pişirme işlemini, tek kuşakta geriye döndürmek artık olanaklı değil.  

Çiğ gıda olarak salata, meyve ya da kavrulmamış kuru yemişleri rahatlıkla yiyebiliyoruz. Ancak çene ve diş yapımız bu sürede değişmiş olduğundan, yalnızca çiğ gıdalar tüketerek sağlıklı bir yaşam sürdüremeyiz.  

Sadece çiğ yiyecekle beslenenlerde zayıflayan Agni nedeniyle, kısırlık görülme riski %50 dolayındadır (Richard Wrangham, Oxford Üni. Catching Fire 2009).  

Pişirme yolları ve gereçleri zamanla çeşitlendi. Korunaklı ateş yakılan çukur, uzun vadede tandıra dönüştü. Tandır sözünün Arapça kökenli olduğu doğru değildir. Ana Hint-Avrupa dilinde "Tan" kil toprak (Germanca: Ton), "Dur" ise çukur demektir. Sanskritçeden Arapçaya, fırın anlamında “tanur" biçimiyle Farsça üzerinden ödünçlenmiştir.  

Murat Belge'nin "Tarih Boyunca Yemek Kültürü" adlı eseri, pişirmenin öyküsü hakkında ilginç okumalar sunuyor. 

Erken atalarımız yaşar kalmak ve soyunu sürdürmek için iyi beslenmesi gerektiğini anlamıştı. Bunu en iyi nasıl yapacağı yönünde gözlem ve analizler yaptı, farkındalık geliştirdi. Doyunca yemeği bırakıyor, acıkmadan yemiyor, bunun içinde fit kalabiliyordu. Bu konuda onlardan öğreneceklerimiz olsa gerek.  

Taş çağındaki gibi yaşamıyorsak, mağara adamı gibi beslenemeyiz. Kendi özgün enerji yapımızı tanımayı ve beslenme rejimi ile yaşam biçimini uyumlaştırmayı başardığımızda, daha sağlıklı bireyler oluruz.

Etiketler:  Halil Ocaklı