Ata yurt topraklarında

Ata yurt topraklarında

29 Şubat 2020 Cumartesi  |   MG Özel

Asya'nın göbeğinde, göz alabildiğine bozkırların uzandığı bir ülke. Tek bir yerleşkeye dahi rastlamadan saatlerce yol alabileceğiniz bir hiçlik diyarı. Tek tük görülen yurtlar ve hayvan sürüleri de olmasa bu ülkede yalnız yaşadığınızı bile hayal edebilirsiniz. Burası aslında atalarımızın dört nala at koşturduğu, devletler kurup, dünyaya Türk sözünü ilk kez duyurdukları topraklar... Burası ana vatanımız Moğolistan. 

Türkiye'nin iki katı büyüklüğündeki topraklarda, inanması zor ama sadece üç milyon insan yaşıyor. Bunun da yaklaşık iki milyonu başkent Ulan Batur'a (Ulaanbaatar) sıkışmış durumda. İstatistikler, ülkenin nüfus yoğunluğunu kilometre kare başına 1.76 kişi olarak gösteriyor. Ancak Ulan Batur'daki iki milyon kişi çıkarıldığı takdirde bu oran 0.64 kişiye düşüyor ki bu da Grönland'dan sonra dünyanın en ıssız yeri anlamına geliyor. Bu rakam Türkiye'de yüz, Bangladeş'te yaklaşık bin, diğer uç noktada olan Makau'da ise yirmi bir bin kişi...  

Moğolistan toprakları, her ne kadar dünya dışında bir gezegeni çağrıştırıyor olsa da, aslında bu topraklar tarih öncesi dönemlerden bu yana önemli bir yaşam ve uygarlık beşiği. Dünya üzerinde en çok dinozor iskeletinin bulunduğu yer Moğolistan'daki Gobi Çölü. Ama daha da önemlisi dünya tarihine damga vurmuş bir ulusun bin yıllardır değişmeyen mekanı. Bugün küçük bir halk olmalarına rağmen Moğollar, tarih boyunca başka kültürler üzerinde etkin olmuş, kendi izlerini bırakmış önemli bir ulus. 

İşin ilginç tarafı dünyada yaşayan Moğol nüfusunun, Moğolistan'da yaşayanlardan iki katından fazla olması. Altı milyonu Çin'de olmak üzere dünyada yedi milyon daha Moğol yaşamakta.  

Dünya tarihini değiştiren bir ulus

Moğolistan'ın da, Moğolların da kadim bir tarihi var. Burada uzun uzun tarih anlatmak istemiyorum. Ancak önemli kilometre taşlarını belirtmeden geçmeyelim.  

Moğolistan Arkeoloji Enstitüsü'nün verilerine göre, Moğolistan'da ilk homo eractus'un ortaya çıkışı sekiz yüz elli bin yıl öncesine kadar uzanıyor. Modern insan ise yaklaşık kırk bin yıl önce bu topraklarda yerleşmiş. Burada bulunan ilk mağara resimleri yirmi bir bin yıllık.  

Moğolistan'da iki bin yıl kadar öncesinde bugün de olduğu gibi göçebe kabileler yaşıyordu. O dönemde henüz ulus kavramı olmadığı için, ancak kabile ya da oymaklardan bahsetmek mümkündü. Bunlar bugünkü Moğolların ve Türklerin atalarıydı. Konuştukları dil Altayca olarak adlandırılıyor. Sonradan Ana Moğolca ve Ana Türkçe olarak kollara ayrıldı. Moğolca ve Türkçe bugün dahi yüzlerce ortak sözcük barındırıyorlar. Binlerce yıl öncesine uzanan bu şaşırtıcı ortak sözcüklere ileride değineceğim. 

Moğolistan topraklarında ilk kurulan devletin, Çince adıyla Xiongnu, Tükçe karşılığı olarak Hiung-nu, Moğolcası ile Hünnü olduğu ve M.Ö. 209 – M.S. 93 yılları arasında hüküm sürdüğü biliniyor. Birçok tarihçi bu devleti, Büyük Hun İmparatorluğu ile ilişkilendiriyor. Bu konu hala tartışmalı bile olsa, bir Türk devleti olan Hunlar arasında Moğol unsurların da olduğu mutlak
 

 

Ardından bölgede 552 yılına kadar Xianbei (ok. Şianbei) ve Nirun Devletleri hüküm sürüyor. 552 yılında ise Göktürk Devleti bölgeyi hakimiyeti altına alıyor. Bu devletin hükümdarları ve yöneticilerinden günümüze kadar ulaşmış olan Orhun Yazıtları, Tonyukuk Yazıtı ve daha birçok eser bugün Moğolistan'da bulunuyor.  

Göktürklerin ardından Türk hakimiyeti, Uygur ve Kırgız Hanlıkları ile 900 yılına değin sürüyor. Bu dönemlerin ortak özelliği göçebe kültürünün sürmesi ve inanç sisteminin Şamanizm olması. Bu dine Tengrizm adı da veriliyor. Bugünkü Tanrı sözünün kökü olan Tengri, Ana Türkçedeki tengeru, yani dönmek fiilinden kaynaklanıyor. Türkler, dünyanın sabit bir yer olduğunu, buna karşılık başlarının üstünde yer alan gökyüzünün döndüğünü düşünmüşler. Tengeru fillinden dönen anlamındaki Tengri sözü türemiş ve en büyük güç ona atfedilmiş. Buna Kök Tengri (Gök Tanrı) denilmekte. Moğolcada bugün gökyüzüne tenger denmesi de herhalde sürpriz olmaz.  

Türklerin egemenliklerinin bölgede son bulmasının ardından, çok geniş bir coğrafyada dağınık halde yaşayan Moğolları ve diğer oymakları birleştirme çabaları gözleniyor. Ancak kendilerini ortak bir paydada görmeyen kabileleri bir araya getirmek pek de kolay olmuyor. Ta ki 1206 yılına kadar... 

1162 yılında doğduğu sanılan Timüçin (anlamı temürçin yani demirci demek), fırtınalı yaşamını büyük bir devlet olmaya adıyor. Karşılaştığı güçlüklerin üstesinden yıllar içinde geliyor ve nihayet 1206 yılında Moğol, Nayman, Merkit, Kerait, Tatar, Uygur ve Kırgız oymaklarını birleştirerek büyük bir güce ulaşıyor. Bu yıl yapılan Kurultay'da kendisine Evrenin Hükümdarı anlamına gelen Çinggis (Cengiz) adı veriliyor. Bu, o güne kadar Moğolcada kullanılan bir isim değil. Yirmi yıl gibi kısa bir süre içinde bir ucu Ural Dağları'ndan, diğer ucu Japon Denizi'ne uzanan dev bir imparatorluğa ulaşıyor. 
 

 

Çinggis döneminde yaşanan en belirgin toplumsal olgu yasalar. O dönemde yasa ya da yasak olarak anılırken, şimdiki Moğolcada ih zasag olarak biliniyorlar. Yönetime (kağana) bağlılık, oymaklar arasında birlik ve yanlış yapmama temelleri üzerinde oturtulan toplumsal bir adalet düzeni. O güne kadar göçebe yaşayan ve yazılı hiçbir kurala bağlı olmayan halklar için bu son derece yeni ve önemli bir olgu. Aslında, hoşgörüsü olmayan, çok katı bir kurallar bütünü. Yasaya uymayanlar en ağır şekilde cezalandırılıyor. Birçok suçun cezası ölüm. Suçu işleyen kişi soyluysa en kısa yoldan başı kesiliyor. Eğer sıradan biriyse çok daha feci bir şekilde, kaynar kazanın içine atılıyor. Bu uygulamalar belki de yönetime itaati ve toplumsal birliği sağlamanın o gün için tek yoluydu. Anlaşılan o denli etkili olmuş ki, o dönemden dilimize yasa ve yasak sözleri kalmış...  

Çinggis'in 1227 yılında ölümünün ardından üçüncü oğlu Ögedey başa geçiyor ve kendine kağan unvanını veriyor. Elbette ölen babasını da bu şekilde anıyor ve tarih kitaplarına Timuçin, Çinggis Kağan olarak giriyor. Klasik Moğolca orijinalinin, aynı Türkçe gibi kağan olmasına karşın, bugün konuşulan Halha Moğolcasında, haan olarak telaffuz ediliyor. Moğollar kendisine çok büyük saygı duyuyorlar. Başkentte havaalanından, kentin ana meydanına kadar birçok mekan onun adıyla anılıyor. Tögrök adı verilen Moğol kağıt paralarının küçük birimlerinde Sühbaatar, büyük birimlerinde Çinggis Kağan yer alıyor.  

Paradan bahsetmişken, başka ülkelerde rastlamadığım bir davranıştan söz edeceğim. Dünya üzerinde bugüne kadar gittiğim tüm ülkelerde banknotların arka yüzleri dışa gelecek şekilde katlandığını gördüm. Moğolistan'da tam tersi ön yüz dışa gelecek şekilde katlanıyor. Bir banknot koleksiyoncusu olarak bu durum hemen dikkatimi çekti. İstisnasız herkes böyle yapıyor. Ön yüz dışta kalacak şekilde katlandığında Çinggis Kağan'ın portresi dışa bakıyor. Belki dünyayı görmeye devam ettiğini hissediyor olabilirler. Bunu bilmiyorum. Ancak bu davranışın, Çinggis Kağan'a gösterilen özel bir saygı ifadesi olduğunu düşünüyorum. Örneğin Japonlar da parayı katlamayı sevmezler. Mümkün olduğunca kırmadan ve kırıştırmadan geniş cüzdanlarının içinde korurlar. Bu davranışlar bence tesadüfi değil, arkasında bir inanç, bir düşünce barındırıyorlar. 

Moğol İmparatorluğu, Çinggis Kağan'dan sonra da büyümeye devam ediyor. En küçük oğlu Tuluy Kağan'ın oğlu Möngü Kağan, İran, Irak ve Suriye'yi ele geçiriyor.  

Möngü Kağan'ın kardeşi Kubilay Kağan, Çinlilerin Moğol ve Türk istilalarından kendilerini savunmak için inşa ettikleri Çin Setti'ni aşarak, Çin'in büyük bir bölümünü ele geçiriyor ve kurduğu devlete Yuan Hanedanlığı adını veriyor.  

İşte bu noktada biraz durmak gerekiyor. Pekin'de Yasak Şehri gezenler bilirler. Tüm saray binalarının kapılarının üzerinde lacivert zemine altın harfler ile yazılmış Moğolca levhalar vardır. Ben ilk kez gördüğümde burada Moğolcanın ne işi var demiştim. Sonradan öğrendim ki burada yazılı tabelalar klasik Moğol yazısını kullanan ve bir Tunguz dili olan Mançu dilindeymiş. Ama daha da önemlisi Yasak Şehri inşa ettiren Kubilay Kağanmış. Çinggis Kağan'ın torunu olarak bir Moğol olmasına rağmen Çin'i yönetimi altına aldığında, o güne kadar dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş boyutlarda bu saray kompleksini Pekin'in merkezinde yaptırmış. Sadece bununla da kalmıyor... Pekin'in ilk şehir planını yaptıran da kendisi. İşin ilginç yanı ise Çinlilerin bu plana bugüne kadar sadık kalmış olmaları... 

Bir önemli ayrıntı daha verelim: Dünyanın ilk banknotunu bastıran da Kubilay Kağan. 1260 yılında basılan parayı Ulan Batur'da görmek hatta elime almak bana nasip oldu. Aslında basıldığı malzeme ipek ile pamuk karışımı, çok yumuşak dokusu olan bir kumaş. 750 yaşında olmasına karşın hâlâ dipdiri duruyor. Paranın üzerindeki yazılar Çince olduğu ve para Çin'de kullanıldığı için bir çok referans kitabı bu ilk paranın Çin'e ait olduğunu belirtiyor. Sadece üzerindeki damga (Moğ. tamga) Kubilay Kağan'a ait olduğu için Moğolca. Benim gözümde bu para, Kubilay Kağan tarafından basılmış bir paradır ve Moğolların insanlık tarihine yaptıkları en önemli hediyelerden biridir... 

Kubilay Kağan'ın Çin'de kurduğu Yuan Hanedanlığı, 1368 yılında egemenliğin, Çinli Ming Hanedanlığı'na geçmesi sonucu sona eriyor. 

Kısa yazmaya çalıştığım halde Moğol tarihini çok kısa anlatmak mümkün değil. Moğollar ayrıca Karadeniz'in kuzeyi ve Urallar Bölgesi'nde Altın Ordu Devleti'ni, İran ve Afganistan toprakları üzerinde İlhanlılar Devleti'ni kuruyorlar.  

Moğollar dünyayı nasıl etkilemişlerse, şüyuu vukuundan beter (fazla eski bir laf oldu, yani dedikodusu, gerçekleşmesinden beter) gibi bir durum çıkmış ortaya. Yapmadıkları işler bile onlara mal edilmiş. İşte birkaç örnek: 

Aslı, bir Çağatay Türkü olan Babür Şah'ın Hindistan'da kurduğu Babür İmparatorluğu, Batılı kaynaklarda Moghul İmparatorluğu olarak betimleniyor. Tac Mahal dahil yarattıkları eserlere Moghul Mimarisi, o günlerden günümüze kalmış lezzetli yemeklere de Moghul Mutfağı diyorlar. Bu bize biraz haksılık değil mi? 

Örneklere devam edelim: 

Yirmi yıl öncesine kadar tarih kitaplarımız Emir Timur'u Moğolca adıyla Timurlenk (Aksak Timur) olarak gösterir ve Ankara Savaşı'nın Moğollara karşı verildiğini yazardı. Sonradan anladık ki Timur (asıl adı Temür yani Demir) öz be öz bir Çağatay Türküdür (karısı Bibi Hatun'un Moğol kanından geldiği düşünülüyor). Biz aslında iki Türk devleti olarak birbirimize düşmüşken, bize düşman gibi gösterilen Moğollara karşı yaptığımız haksızlık değil mi? 

Bir hususu daha belirtmeden geçemeyeceğim: Geniş Avrasya coğrafyasına yayılmış pek çok Tatar boyu, Rus kaynaklarında yüzyıllardır (Rus. TataroMongolski) Tatar-Moğol halkları olarak adlandırıldı, bu nedenle de Batılı kaynaklara Tartar olarak geçti. Bu da Tatarlara karşı yapılmış bir haksızlık değil mi? Ama geç de olsa farkına vardılar. Rusya'da Tatarlara artık Tatar-Moğol denilmesi yasaklandı. 

Gördüğünüz gibi Moğol olmayan boylar ve devletler Moğollara mal edilirken, bazı Moğol devletlerinin tarihte fazla adı duyulmamış bile. Aslında bu karışıklıkların altındaki temel sebep, biz Türkler ve Moğolların neredeyse tarih boyunca hep bir arada yaşamış olmamız. Yöneticisi ya da bayrağı ne olursa olsun bir devlet, o ülkede yaşayan halklarındır. Bu çok büyük coğrafyada o kadar iç içe geçmişiz ki birçok Moğol bunun neticesi olarak önce Müslüman olmuş sonra da Türkleşmişler... 

Tarihsel sürece geri dönelim: 17. yüzyılın sonlarında Moğollar, Çin'in bir bölgesi olan Mançu idaresi altına giriyorlar ve 1911'e kadar bu yönetim altında varlıklarını sürdürüyorlar. Bu dönemde Şamanizm geriliyor ve Budizm etkisini giderek arttırıyor.  

1911 yılında Bugd Kağan önderliğinde ayaklanarak bağımsız Moğolistan'ı kuruyorlar. Bunun ardından devrimci Sühbaatar liderliğinde ve Lenin'in desteği ile 1924 yılında Moğolistan Halk Cumhuriyeti, SSCB'nin hemen ardından kurulan ikinci sosyalist devlet olarak tarih sahnesindeki yerini alıyor. 

Moğollar hiçbir zaman kapitalizmi yaşamadıkları için, kendilerini at sırtında feodalizmden sosyalizme doğru, üzerinde “kapitalizm” yazan bir engelin üstünden, elinde Moğolistan bayrağı ile atlayan bir süvarinin tablosu ile betimlediler. Bu tema Moğol pullarına bile basıldı. 

1924 yılından 1992 yılına kadar Moğolistan Halk Cumhuriyeti, adeta SSCB'nin yazılı olmayan 16. cumhuriyeti idi. Başkentin tüm altyapısı SSCB tarafından yapılmıştı. SSCB askerleri Moğolistan topraklarını koruyorlardı. Tüm endüstriyel tesislerde Sovyet mühendisler ve teknisyenler çalışıyordu. Moğolistan Komünist Partisi'nin elitleri Rusya'da eğitim görüyordu. Ülkenin resmi olmayan ikinci dili Rusça idi. Okullarda altı yıl Rusça eğitim zorunlu idi. Ülkeyi kırk yıldan fazla yöneten parti lideri Mareşal Yumjaagiyn Tsedenbal, Sovyet liderleri ile, özellikle de Leonid Brejnev ile çok yakın dost oldu. Sovyetler de, bu kimsesiz ülkeye yardımlarını esirgemedi. 
 

 

Artık yavaş yavaş başkent Ulan Batur'a gelsek diyorum... 

Başkent Ulan Batur'un genel görüntüsü 1992 yılında, herhangi bir Sovyet şehrinden farksızdı. Geniş meydanlar, üzerinde neredeyse arabaların geçmediği geniş caddeler ve bulvarlar, opera ve tiyatro binaları ve elbette her Sovyet şehrinin olmazsa olmazı sirk... 

Dikkat ettiyseniz buraya kadar hep Ulan Batur dedim. İngilizcede Ulan Bator diyorlar. Ben aslında her zaman orijinal dilindeki söylenişi tercih ederim. Moğolcası Ulaanbaatar, okunuşu Ulaanbaatır. Kızıl Batur ya da Kahraman demek. Baatır sözü Moğolca ile ortak sözlerimizden biri. Türkçede batur olarak kullanıldığı gibi bir de Farsçalaşmış şekli olan bahadır olarak  ikinci kez dilimize girmiş. 

Resmî rakamlara göre nüfusu 1.3 milyon. Ancak ülkede ticaretin ve ekonomik etkinliğin kalbi burada attığı için dışarıdan hızla göç alıyor. Gayri resmî olarak 2 milyonu aşan bir nüfus olduğu söyleniyor. 

Kentin merkezinde, eski adıyla Sühbaatar Meydanı, yeni adıyla Çinggis Kağan Meydanı bulunuyor. Buradaki ana yapı, Ulsın İh Hural adı verilen Devlet Parlamento ve Hükümet Sarayı. Bu söz eski dönemden kalmış. Asıl anlamı Yüksek Sovyet (Meclis) demek. Ulsın (ulusun) yani devlet sözü sonradan eklenmiş.  

Hural ismi huraah yani toplanma fiilinden türetilmiş. Hural'ın alt katında Moğolistan Tarihi Müzesi bulunuyor. Giriş serbest. Fotoğraf çekmeye ses çıkartmıyorlar. Not etmekte yarar var, bazı müzelerde ve ayin yapılan manastırlarda fotoğraf çekmek yasak. 

Hural'ın ön cephesinde Çinggis Kağan'ın büyükçe bir heykeli var. İki tarafında atlı savaşçıları, belki de noyanları (soylu generalleri) var. Kağanı ve Hural'ı koruyorlar.  

1994 öncesinde meydanın tam ortasında Sühbaatar'ın mozolesi vardı. Moskova'daki Lenin Mozolesi'ne benziyordu. Mozole, artık meydandan kaldırılmış ve Altay-Ülgi Mahallesi'ndeki kahramanlar mezarlığına taşınmış. 

Ancak Sühbaatar'ın at üstündeki heykeli meydanın ortasındaki yerini koruyor.  

Ulaanbaatar'daki tüm yollar bu meydana çıkıyor desem çok da abartmış olmam. Bu nedenle meydana uzanan yollarda çok ciddi bir trafik tıkanıklığı var. Ara sokaklar çok dar. Bir de park eden araçlar olunca tek bir araç bile zor geçer hale geliyor. Dolayısıyla arka sokaklar da seçenek olmaktan çıkıyor. Eğer hava kötü değilse yürümek çok daha hızlı bir ulaşım seçeneği. 

Çinggis Kağan Meydanı'nda, Hural'dan başka, Ulaanbaatar Operası, yeni yapılan Blue Sky isimli modern iş merkezi, Kempinski Oteli, Ulaanbaar Valiliği, Moğolistan Borsası gibi kurumların binaları da bulunuyor.  

Türkiye Büyükelçiliği ise meydana sadece 200 metre uzaklıkta. Eski SSCB, bugünkü Rusya Federasyonu Büyükelçiliği'nin tam karşısında yer alıyor. Bu kadar önemli bir yerde olması, Moğolistan'ın bize verdiği değer ve önemin en güzel göstergesi. Büyükelçi Rezidansı da meydana sadece 500 metre kadar uzaklıkta, çok güzel bir yerde. 
 

 

Çinggis Kağan Meydanı'nın yüz metre kadar ilerisinde TİKA tarafından yapılan Moğol Türk Dostluk Parkı yer alıyor. Burada bulunan heykeldeki ayyıldızımız, bu parkda geceleri içen sarhoşlar tarafından parçalanmış. Ancak şehrin en güzel yerinin iki halkın dostluğuna adanması gurur verici.  

TİKA'dan söz etmişken, TİKA'nın bu ülkede çok önemli projelere imza attığını belirtmek lazım. Bizim için çok büyük öneme sahip olan, Türkçenin günümüze kalan en eski bilinen yazılı metinleri olan Orhun yazıtları ve Tonyukuk yazıtı TİKA tarafından koruma altına alınmış durumda. Orhun Abideleri artık bir müze içinde. Tonyukuk Yazıtı'na giden yol, TİKA tarafından yaptırılıyor ve ben gittiğimde tamamlanmak üzereydi. 

Ayrıca, Ankara Caddesi'nde yer alan ve bahçesinde Atatürk büstü bulunan Türk okulu, ve cadde üzerindeki mevlevi heykeli de TİKA'nın eserleri arasında. Bunların dışında eğitim, sağlık, mesleki eğitim gibi sosyal ve kültürel bir çok alanda, Türkiye'nin Moğolistan'a destek olmasını sağlıyor. İki ülke arasındaki bu yakınlaşmanın sonucu olarak Nisan 2014 tarihinden itibaren vizeler karşılıklı olarak kaldırıldı. Bu sayede iki akraba halkın yakınlaşma süreci daha da hızlanacaktır. 

Tonyukuk yazıtından söz etmişken, burası Ulaanbaatar'a gidenlerin bence görmesi gereken bir yer. Orhun yazıtları için aynı şeyi söyleyemem. Çok daha uzak ve yolu bozuk. Ben, Orhun yazıtlarının birebir replikalarını Astana'daki Avrasya Üniversitesi'nde gördüğüm için Orhun Vadisi'ne gitmedim. 

Tonyukuk yazıtı, çevresi koruma altına alınmış bir şekilde doğal haliyle duruyor. Yüzyılı aşan bir dönemde buradan bir çok objenin götürüldüğü biliniyor. Çünkü aslında burası sadece üzerinde yazılar bulunan dikili taşlardan ibaret değildi. Mezarlar, heykeller ve diğer objeler de vardı. Ne yazık ki bir çoğu yok olmuş, kalanlar da harap olmuş durumda. Bu bölgede ve Moğolistan'ın diğer pek çok yerinde arkeolojik kazılar yapılması gerekiyor. Kendi ülkesinde bu çalışmalara yetemeyen bizlerin, bunu binlerce kilometre ötede başarabilmemiz pek de kolay görünmüyor. 

Başkentteyken değil ama, Tonyukuk yazıtına geldiğiniz zaman, bu uçsuz bucaksız topraklarda atalarımızın yaşadığını, şehirler ve uygarlıklar kurduklarını, eserler yarattıklarını ve bugünkü kültürümüzün temellerini burada attıklarını hissediyorsunuz. Yaşadığınız ülkeden bu kadar uzakta, gerçek köklerinizi hissetmek. Ata babalarınızın soluduğu havayı solumak, onların canlarını verdikleri topraklar üzerinde gezinmek. Bu çok garip ve yoğun bir duygu... Başka bir şeyle kıyaslamak zor. 

Tonyukuk yazıtından yaklaşık 7-8 kilometre ötede yeni yapılan Çinggis Kağan Müzesi ve müzenin üzerinde de Çinggis Kağan'ın at üstünde çelikten yapılmış heykeli bulunuyor. Bu dünyanın en büyük atlı insan heykeli. Tepesine çıkılabiliyor. Hava güzelse çok geniş bir alanı buradan gözlemek olanaklı. Ancak etrafta görülecek fazla bir şey yok. Tonyukuk yazıtına kadar gelmişken burası da görülebilir. İçindeki müze çok zengin değil, giriş ücretli ve dahası müzede fotoğraf çekilmiyor. Bunlar, Moğolistan'ın turizmde daha uzun bir yolun başında olduğunu gösteriyor. 

Çinggis Kağan Müzesi'nin önünde genç bir Kazak burkitşi yani şahin terbiyecisi turistlere hizmet ediyor. Eğittiği kuşlar ise iri kartallar ve akbabalar. Kartal ve akbabalara hayatımda ilk kez ellerimle dokunmak ve onları koluma ve omuzuma alarak fotoğraf çektirmek fırsatını yakalıyorum. Kartal iyi de akbaba çok ağır! En az yirmi kiloluk kuş kolunuzu kırabilir, çok dikkatli olmak lazım. Bu da, bu ülkenin daha henüz el değmemişliğini ve vahşi doğayla olan iç içeliğini yansıtıyor. 

Tekrar Ulaanbaatar'daki gezimize dönebiliriz. 

Şehrin, Sovyetler tarafından inşa edildiğine değinmiştim. 1990'ların başına kadar şehirde dört katlı yapıdan yüksek bir yapı görünmüyor. Yayvan kent dokusu, belli bir mimari bütünlük de içeriyor. Moğol tarzını çok fazla yansıtmasa bile, Sovyetlerin donuk yüzlü binalarından çok daha sempatik, estetik kaygılar taşıyan binalar bu dokuyu oluşturuyor. Anlatmaya çalıştığım ve bana göre göze hoş gelen bu kent görünümü, bugün sadece kitaplarda ve kartpostallarda kalmış durumda.  

1990'lardan itibaren yeni yapılar yükselmeye başlıyor. Çinli müteahhitler kısa sürede birçok gökdelen inşa ediyorlar. Bunların bir kısmı son derece modern ve estetik yapılar. Bir kısmı da sadece para kazanma düşüncesi ile dikilmiş sevimsiz gökdelenler. Ne kendi aralarında, ne de eski doku ile herhangi bir bütünlük var. Bu da kenti, karman çorman bir görüntüye doğru sürüklemekte. Kentin göbeğindeki Çoijin Lama Manastır Müzesi işte tam da böyle bir karmaşanın ortasında sışıkıp kalmış durumda. Etrafında tarihi dokuyu hiç önemseden inşa edilmiş sevimsiz binalarla çevrelenmiş. Yazık! Burası kadim bir kültürün ayakta duran tek kenti. Moğol İmparatorluğu'na başkentlik yapmış olan Kara Korum'dan geriye neredeyse hiçbir şey kalmamış denebilir. Bu ülkenin yöneticileri için, başkentteki tarihi dokuyu korumak bir sorumluluk olmalıydı. 

Ülke tarihine ve kültürüne başkentlik eden bir şehre geriye dönülmez şekilde hasar verilmesini görmek üzücü. Kapitalizm, güçlü bir çağlayan olarak geldiğinde engel tanımıyor. Sosyalizm gibi kuralları olan bir sistemden, serbest piyasa ekonomisine geçiş, diğer tüm eski sosyalist ülkelerde de yaşandığı gibi, vahşi ve kuralsız bir gelişmeye tanık oluyor. Bugün Bakü ya da Tiran, çok daha modern bir görünüm almış kentler olsa da, ben eski hallerini çok daha fazla özlüyorum. İnsana çok daha yakın olan, sımsıcak şehirlerdi. Bu şehirler modernleştikçe, parasal gücün yarattığı abidelerle özgün kimliklerini yitirdiler. Kendi kimliklerinden uzaklaşırlarken, benden de uzaklaşıyorlar. Buna üzülüyorum... 

Ulaanbaatar'ın neredeyse tamamını birkaç gün içinde gezebilirsiniz. Taksiler çok bol ve telefonla çağırdığınızda 10 dakika içinde geliyorlar. Aynen eski Sovyet ülkelerinde olduğu gibi resmî taksi olmayan araçlar da durup sizi istediğiniz yere götürüyorlar. Bu araçların sürücüleri kadın da olabiliyor.  

Moğolistan'da yüksek oktanlı benzinin litresi 2200 tögrög yani yaklaşık 5 lira. Taksiciler, taksimetre birim fiyatlarını düşük buldukları için bir dönem taksimetreleri söküp attılar. Sonradan yapılan fiyat ayarlamasının ardından taksimetreler yeniden yerlerine yerleştirildiler. Şimdi yarım dolardan açılıyor ve kilometre başına yaklaşık otuz cent yazıyorlar. Resmî olmayan taksiler biraz daha düşük ücret  alıyorlar. Şehrin en uzak köşelerine dahi ortalama olarak 8-10 liraya gidebiliyorsunuz. 

Otobüs ya da troleybüs ile gezinti yapmak isterseniz bunun maliyeti ise 500 tögrög yani 1 lira. Ulaanbaatar'da henüz metro yok. Böyle bir projenin hazırlıkları da görünmüyor. Ancak çok yakın gelecekte bu ihtayacın daha da belirginleşeceği çok açık. 

Moğolistan'da olmayan bir başka şey de doğal gaz. Başkent, aynen Sovyet şehirleri gibi merkezi ısıtma ile ısıtılıyor. Sıcak su da bu merkezlerde üretiliyor. Sovyetlerden farkı ise doğal gaz yerine kömür kullanılması. Bu da kışın ciddî hava kirliliğine sebep oluyor. 

Ulaanbaatar'ın dış semtlerinde evler genelde tek katlı. Her ev yüksek bir çitle çevrili. Bu çevrili   alanda mutlaka bir de ger bulunuyor. Moğollar, ger geleneğinden, kent yaşamında bile vaz geçmiyorlar. Kışın bir de gerlerin içinde yakılan kömür sobalarının dumanı eklendiğinde şehirde nefes almak çok zorlaşıyor. Ulaanbaatar'ın ivedi olarak çözmesi gereken sorunların başında bu konu geliyor. Yanı başındaki Rusya'nın Sibirya'da zengin doğal gaz yatakları var. Bu desteği bugüne kadar neden esirgedi anlaşılır gibi değil.  

Başkentin ana caddeleri birçok butik, restoran ve kafelerle dolu. Marketlerdeki ürün çeşitliliği insanı şaşırtıyor. Neredeyse dünyanın her yerinden gelen ürünlere rastlıyorsunuz. Çin, Kore, Rusya, Türkiye, ABD, AB, Hindistan, Ukrayna, Tayland, Vietnam, hepsini bir arada  görebileceğiniz nadir bir ülke burası. Gıda ürünlerinin büyük kısmı Çin ve Kore'den geliyor. Türkiye'den gelen bisküvi ve çikolatalar, Rusya'dan gelen unlar, salatalık turşuları, konserveler,  sosisler, salamlar, meyve suları ve şekerlemeler dikkati çekenler.  

Bu denli çeşitli ürünün marketleri dolduruyor olması ülkenin uyguladığı dış ticaret rejiminin çok serbest olduğuna işaret ediyor. Üç yıldır burada yaşayan dostum Bertan Balaban da bu ülkede ticaret yapan bir iş adamı olarak bu görüşüme katılıyor. Kendisi daha önce benim gibi Kazakistan'da ve Rusya'da çalışmış olduğundan, Moğolistan'ın çok daha serbest bir rejiminin olduğunu ve iş yapmak için dünyanın en kolay ülkelerinden biri olduğunu belirtiyor. 

Süpermarketlerdeki zengin ürün çeşitliliğine karşılık buralarda satılmayan tek ürün ise sigara. Moğolların geçmiş yıllarda yüksek miktarda sigara tükettikleri biliniyor. Birkaç yıl önce yürürlüğe giren bir yasa ile eğitim kurumlarına 500 metreden yakın olan yerlerde sigara satışı yasaklanmış durumda. Kentin hemen her yerinde okullar olduğu için hiçbir süpermarkette sigara satılmıyor. Bazı küçük mahalle bakkalları, sigara rafları boş olduğu halde fiyatları kaldırmamışlar. Tezgah altından satıyorlar. Bir de otobüs duraklarının yakınlarında, yaşlı ya da fiziksel engelli kişiler el altından sigara satıyorlar. Bu yasaklama sayesinde bugün Moğolistan'da kişi başına sigara tüketimi yıllık 555 adede kadar gerilemiş. Karşılaştırma olarak bu rakam Türkiye'de 1400, sigara tüketiminin çok düşük olduğunu sandığımız ABD'de 1028 ve bu alanda dünya rekorunu elinde bulunduran Sırbistan'da 2869.   

Sigara konusu, Moğolların başarılı oldukları bir konu. Ancak alkol tüketimi için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Ülkedeki tüm süpermarketlerde, bakkallarda hatta büfelerde alkollü içkiler satılıyor. Moğolistan'da ciddi bir bira ve votka üretimi olduğunu da belirtmek lazım. Akşam saatlerinde özellikle parklarda sarhoş dolaşan erkek ve kadınlara rastlayabilirsiniz.  

Gece kulüpleri ve diskolarda içkiyi fazla kaçıran Moğolların problem çıkardıkları da bu ülkeyi ziyaret eden yabancı turistlere yapılan önemli uyarılar arasında. Ben bu tip yerlere gitmediğim için şahsen tecrübe etmedim, ancak sokakta rahatsız edici hareketler yapan sarhoşlarla yeterince karşılaştığımı söyleyebilirim.  

Benzer bir durumu Rusya Federasyonu'nun Hazar Denizi kıyılarında bulunan Kalmıkya Cumhuriyeti'ne ziyaretimde de gözlemiştim. Kalmıklar da bir Moğol boyu. İmparatorluk orduları ile beraber bu bölgeye gelen Moğolların bir bölümü burada kalmışlar ve bu kalmak olgusundan dolayı çevrede yaşayan Türk Halkları onlara Kalmık adını vermişler. Başkent Elista'ya, Kalmıkya Cumhurbaşkanı'nın özel misafiri olarak 1994 yılında yaptığım ziyarette cumhurbaşkanının yardımcısı beni akşam yemeğine çıkartmış ve içkiyi fazla kaçırınca yine sarhoş olan başka Kalmıklarla kanlı bıçaklı bir kavgaya girişmişti. O zamanlar Moğollar hakkında edindiğim izlenim bugünkü kadar olumlu olmamıştı... 
 

 

Bu arada Moğollar da Türkler gibi farklı boylara ve oymaklara sahipler. Onlar aymag olarak adlandırıyorlar. Bunların başlıcası Moğolistan Halkı'nın çoğunluğunu oluşturan Halha Moğolları. Resmi dil onların kullandıkları Halha Moğolcası.  

Diğer önemli oymaklar yukarıda bahsettiğim Kalmıklar'ın yanı sıra, Buryatlar, Oyratlar, Moghollar, Dagurlar ve Yagurlar. Kalmıklar gibi Buryatlar da, Rusya Federasyonu'nda bulunan Buryat Cumhuriyeti'nde yaşıyorlar. Başkenti Ulan Ude olan Buryat ülkesi Moğolistan'ın hemen kuzeyinde bulunuyor. Moğolistan'ın güneyi ve güneydoğusunda, Çin Halk Cumhuriyeti toprakları içinde İç Moğolistan Özerk Bölgesi bulunuyor.  Moğollar buraya Öbür Mongol adını veriyorlar. Anlamı ise Moğol Cephesi. Daha önce de değindiğim gibi altı milyon Moğol burada yaşıyor. 

Bu arada Moğolistan'da yaşayan azınlık halkları da var. Birinci sırada Kazaklar geliyor. Moğolistan'ın Batısında yer alan Moğolcası ile Bayan Ölgiy (Kazakçası ile Bay Ölke, Türkçesi Zengin Ülke) bölgesinde yoğun olarak yaşıyorlar. Ulaanbaatar çevresinde de Kazak aulları (köyleri) bulunmakta. Bir diğer Türk topluluğu da Tuvalar. Onlar da Moğollar gibi Budist ve Moğolca ile ortak sözleri korumuş eski bir Türk dili konuşuyorlar. 1921'de kurulan bağımsız Tuva Arat (Halk) Cumhuriyeti ise Moğolistan kadar şanslı olamamış ve 1944 yılında Rusya'ya bağlanmıştı. Bugün tarih belgeleri Tuva'nın SSCB ile birlikte 1941 ylında İkinci Dünya Savaşı'na girdiğini ve 1944 yılında Almanların Sovyetlere saldırmasından üç gün sonra Rusya'ya katılma kararı aldığını yazıyor. Almanlardan çok uzaklarda olan ülkenin bu kadar endişe etmesi pek de inandırıcı gelmiyor. Bu talihsiz durum yaşanmasaydı, bugün Orta Asya Türk Cumhuriyetleri arasında bir de Tuva Cumhuriyeti olacaktı.   

Neyse bizim Ulaanbaatar'da daha görecek yerlerimiz var, gezimize devam edelim... 

Ulaanbaatar'ın en işlek caddeleri kuşkusuz Barış Caddesi ve Seul Caddesi. Barış Caddesi oldukça uzun bir cadde. Pek çok kültürel etkinliği bu cadde üzerinde görüyorsunuz. Sovyet döneminde GUM olarak adlandırılan alış veriş merkezi de burada. Şimdiki adı da aslında Rusça GUM'un İngilizcesi: State Department Store. 

Burada, kozmetikten elektroniğe, her tür ürüne rastlamak mümkün. Binanın altıncı katı kitap ve  hediyelik eşyalara ayrılmış durumda. Son derece estetik Moğol el sanatlarını buradan satın alabilirsiniz. Bunların başında ceylan derisi üzerine tarihi Moğol figürleri ve bezemeleri ile yapılmış resimler, yağlı boya tablolar, geleneksel kostümler, kürk manto, şapka ve çizmeler, el yapımı deri çantalar ve cüzdanlar, son derece ayrıntılı ve özenle yapılmış Moğol bebekleri ve askerleri, geleneksel Moğol çalgıları, pullar, tarihi gümüş paralar, Klasik Moğol kaligrafi örnekleri, tarihte Moğolları dünya hakimi yapan oklar ve yaylar ve daha birçok ilginizi çekecek obje ve hatıra eşyasını burada bulabilirsiniz.  

Barış Caddesi boyunca onlarca hediyelik eşya dükkanı da bulunmakta. Ancak bu dükkanlardaki fiyatlar GUM'a göre biraz daha yüksek.  

Seul Caddesi'nde bu tür dükkanlara pek rastlanmıyor. Bu caddenin özelliği de çok çeşitli zevke hitap eden restoran, kafe ve kulüplerin olması. Bunların içinde Grand Khaan Irish Pub, California Restaurant, BD's Mongolian BBQ, Los Angeles, UB (Ulaanbaatar) Jazz Club dikkati çekenler. 

Bunlar biraz daha kalburüstü ve uluslararası menülerin olduğu yerler. Kentin ana caddelerinde bol miktarda Moğol yemekleri sunan restoranlar var. Ayrıca Çin, Kore ve Rus mutfakları da en yaygın olanlar arasında. Bunların fiyatları genelde çok uygun. 15-20 Lira aralığında çok güzel tatları denemek mümkün. Barış Caddesi üzerinde iki tane Türk lokantasına da rastladım. Biri dönerci, diğeri de 61 adında bir Trabzon lokantasıydı. 

Kore ve Çin restoranları şehir genelinde çok yaygın ama denediklerimin hepsi özel bir övgüyü hak etmiyor. Sadece Barış Caddesi üzerinde bulunan Seoul Kalbi Restaurant diğerlerine fark atıyor. Kore mutfağını ve özellikle de kalbiyi sevenler için mutlaka denenmesi gereken bir yer. Aynı Seul'deki uzmanlaşmış kalbi restoranlarında olduğu gibi masanıza odun kömürü mangalı geliyor ve eti siz dilediğiniz gibi pişiriyor ya da önünüzde pişirtiyorsunuz. Tadı hiç de Seul'dekilerden altta kalır gibi değil. Yanında gelen geleneksel arpa çayı ve salatalar da mükemmel. Kore ziyaretimden uzun yıllar sonra aynı lezzeti tekrar bulduğum için çok keyif aldım. 
 

 

Tanıdık bir yemek kültürü 

Konu yemeden içmeden açılırsa Moğol mutfağına da değinmeden olmaz. Moğolların temelde iki milli yemeği var: Huuşuur (ok. hoşuur) ve buuz  (ok. boots). 

Huuşuur  bizim bildiğimiz çibörek. Bizde çibörek daha çok Tatar Böreği olarak bilinir. Bazı yerlerde cıllı da derler. Moğolların huuşuurunda çiböreğe göre çok daha fazla et ve daha az soğan var. Yapılış tarzı, görüntüsü, kokusu, tadı bire bir aynı. 

Buuz ise buharda pişirilen etli mantı. Boyu Çin Mantısı'ndan biraz daha küçük. Büyüğünü de yapıyorlar. Buna da mantuun buuz diyorlar.  

Aslında birçok Asya ülkesinde mantı ve türevleri vardır. Orijini Çin’dir ve mantou sözü baş şeklinde olan anlamına gelir. Çinde etli ya da sebzeli mantılar buharda pişirilir. Ruslar da aynı şekilde buharda pişirirler ve mantı derler. Bizim mantımızı andıran küçüklerine Ruslar pelimeni derler, bu kaynatılarak yapılır. Gürcüler aynı yemeğe hinkali, Uygurlar, Kırgızlar ve Özbekler çuçvara, Kazaklar şuşpara, Azeriler duşbara, Tatarlar pilmen adını verirler. Buharda pişen mantıya Nepal'de momo, Kore'de mandu ya da gyoja, Japonya'da gyoza, Çin'in Guangdong Eyaleti’nde wanton, kuzeyinde jiaozi ya da bianshi adları verilir. 

Biz de mantıyı milli yemeğimiz olarak biliriz... 

Ulaanbaatar sokaklarında, lokanta ve kafelerin dışında rastlayabileceğiniz bir başka yeme içme seçeneği de, gerlerde yapılan ayrak adı verilen kımız ve bağırsak içine doldurulmuş etler. Mayalanmış at sütü olan ayrak, deriden tulumlar içinde çalkalanarak yapılıyor. Pek de iştah açıcı görüntüye sahip olmayan etleri burada anlatmasam daha iyi olur. Bize fazla hitap etmese de sonuç olarak Moğol yemek kültürünün bir parçası bunlar. Eskiden gittiğim ülkelerin özgün yemeklerini denemeden dönmezdim. Bu alışkanlığımdan, gezdiğim bazı Afrika ülkelerinden sonra vaz geçtim...  

Ama huuşuur ve buuzun hakkını yememek lazım. Özellikle huuşuur, benim büyükannelerimin ve annemin yaptığı çiböreklerden farksızdı ve bu beni fazlasıyla mutlu etmeye yetti... 

Dil yakınlığımız 

Yemek içmek de dil gibi kültürün ayrılmaz parçaları. İşte bu noktada konuyu, size sonradan değineceğimi söylediğim, ortak dile getirmek istiyorum. Çok fazla değil, topu topu 2000 yıl kadar önce Türkler ve Moğollar bugün dilbilimcilerin Altayca olarak adlandırdıkları ortak bir dili konuşuyorlardı. Ben, Ana Moğolca (Proto Mongolic) ve Ana Türkçe (Proto Turkic) veri tabanını taramış bir kişi olarak bu görüşü destekliyorum. 

Bizim içinde bulunduğumuz Altay dil ailesinde bulunan diğer akraba diller Japonca, Korece ve fazla tanımadığımız Tunguzca. Japonca ve Korecenin gramer yapıları Türkçe ve Moğolca ile neredeyse tıpatıp aynı. Ancak o diller coğrafî olarak çok daha önceki dönemlerde ayrıldıkları için ortak söz dağarcığı yok denecek kadar az. En azından Türkiye Türkleri olarak biz, Moğollarla uzun yıllardır ayrı yaşıyor olsak da eski dönemlerde dilimize yerleşmiş 500 kadar sözcük bugünlere kadar gelebilmiş. Ben bu sözleri, bazı dilbilimcilerinin yaptıkları gibi, Moğolcadan Türkçeye ve Türkçeden Moğolcaya girmiş sözler olarak ayırmayı doğru bulmuyorum. Bunlar ortak bir kökü işaret ediyorlar. 2000 yıl önce, dünya üzerinde konuşulan dillerde kullanılan sözcük sayısı bin sözcüğü geçmiyordu. Eğer bugüne uzanan 500 ortak söz varsa, bu zaten konuşulan dilin aynı olduğunu büyük ölçüde göstermeye yeterlidir. 

İki dil arasındaki yakınlık sadece ortak sözlerden ibaret değil. Ana Moğolcada, aynen Ana Türkçede olduğu gibi F, H, J, P, V sesleri yok. K sesi sonradan H'ye dönüşmüş. Bazı B'ler aynen Türkçedeki gibi V olmuş.  

İki eski dilin bir ortak paydası daha var, o da aslî uzun ünlüler. Her iki dilde de uzun ünlüler var. Bunların çoğu bugünkü Türkçede kısalmış durumda, ancak Türkmence ve Yakutça gibi uzun ünlülerini koruyan Türk dillerini biliyoruz.  

Dil yakınlığından bahsedince Moğolcayı anlayabileceğinizi de düşünmeyin. Bizim bugünkü dilimize göre çok sert sesler içeren ve ilk duyulduğunda hiçbirşey anlaşılmayan bir dil. Yukarıda sıralanan sözler ancak tane tane söylenirse Moğollar anlayabiliyorlar. Yıllar içinde telaffuz şekli çok değişmiş. Bugünkü Moğolcanın ses yapısı ile Türkçeninki hiç uyuşmuyor. Daha önce Koreceyi duymuş olanlar, Moğolcayı duyduklarında belki Korece konuşuluyor sanabilirler. İki dilin müzikalitesi birbirine yakın.  
 

 

Araya başka konular girdiyse de Ulaanbaatar gezimizin artık son turuna çıkabiliriz. 

Şehirde mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında Gandan Manastırı geliyor. Burası tek bir manastır ya da tapınak değil. Birçok manastır binası ve birçok tapınaktan oluşan bir kompleks. Aslen şehir merkezinde bulunan bu kompleks, 1838 yılında, bugün yere taşınmış. İçlerinde 17., 18. ve 19. yüzyıldan kalma tapınaklar varmış ama bunların büyük bölümü 1938 yılında yıkılmış. Kalanlar da Sovyet askerlerine barınak ve atları için ahır olarak kullanılmış. Son yirmi yılda, yıkılan tapınakların çoğu, aslına uygun şekilde yeniden yapılmışlar. Kompleksin içinde yer alan en büyük tapınak olan Migjed Janraisig'in içinde yer alan, 26.5 metre yüksekliğindeki Buddha heykeli, geçtiğimiz yıllarda aslına uygun olarak yeniden yapılmış. Bu dev heykel bakırdan ve üzeri altın kaplama. 

Eğer girdiğiniz tapınakta rahipler dua ediyorlarsa dikkatli olmalısınız. Rahatsız edilmekten hoşlanmıyorlar. Özellikle de fotoğraf ve film çekilmesinden. 

Yazımın başında da değindiğim gibi Moğolistan'daki Gobi Çölü, sahip olduğu kuru iklim sayesinde, bozulmadan milyonlarca yıl kalabilmiş dinazor iskeletlerine ev sahipliği yapıyor. Bu iskeletlerin ciddi bir bölümü Moskova'daki Doğa Tarihi Müzesi'nde sergileniyor. Moskova'daki müzeyi gezerken bu nokta özellikle dikkatimi çekmişti. Sovyet uzmanların bunları Moskova'ya götürürken zorlandıklarını sanmıyorum. Ancak herşeye rağmen ülkede kalan önemli bir dinazor koleksiyonu var. Bunlar Ulaanbaatar Dinazor Müzesi'nde bulunuyor. Ancak ne yazık ki müze uzun süre kapalı kaldıktan sonra iyicene küçülmüş durumda. Buraya gelirken başlıca amacı dinazor iskeletleri görmek olan turistler büyük bir hayal kırıklığına uğrayabilirler. Hünnü Mall denilen AVM’de bu müzeden daha güzel dinazor iskeletleri sergileniyor. 

Ama üzülmeyin, başkentte gezilebilecek başka müzeler var. 

Moğolistan Tarihi Müzesi, başkentin en önemli müzesi sayılabilir. Tarih öncesi dönemden başlayarak, Büyük Hun İmparatorluğu dönemi, Türk İmparatorlukları ve Uygurlar dönemi, Çinggis Kağan ve Moğol İmparatorluğu dönemi ve Mançu dönemi olmak üzere Moğolların tarihini yirminci yüzyılın başına kadar sergiliyor.  

Burada özellikle Türk dönemini sergileyen bölüm bizim için anlamlı. Kaya resimlerinden tutun da, Bilge Kağan ve Kültigin'in baş heykellerine, Bilge Kağan'ın altın tacının bir replikasına (aslı Moğolistan Merkez Bankası kasasında saklanıyor) ve Orhun Vadisi'nde yer alan Göktürk Yazıtları'nın birebir kopyalarına kadar birçok ilginç eser sergileniyor. Ayrıca Türk-Moğol arkeologlarının ortak çalışmaları sonucunda, Orhun Nehri yakınlarındaki Haşaat Sum Beldesi'nde Bilge Kağan'ın hazinesi bulunmuş durumda. Bu hazineye ait altın ve gümüş  kaseler, kupalar, takılar, süs eşyaları ve heykelcikler de bu bölümde sergileniyor. 

Bogd Kağan Müzesi, daha çok Budizm dönemine ait eserler barındırıyor ve Moğolistan tarihinin son iki yüz yılına ve özellikle de 1911-1924 arası dönemine ışık tutuyor.  

Yine kent merkezinde yer alan Zanabazar Güzel Sanatlar Müzesi'nde de taş devrinden günümüze sanat eserlerini barındırıyor. Ağırlıklı dönem yine Budizm dönemi. 

Ulaanbaatar'ın biraz dışına çıkarsanız Moğolların zah dedikleri pazarlara da ulaşabilirsiniz. Uluslararası yayınlarda bu  pazarın yankesiciler ile dolu olduğunu yazıyordu. Kaldığım otelin çalışanları hırsızlardan korktukları için hiçbir zaman bu pazarlara gitmediklerini söylediler ve gitmemem için beni sıkı sıkı tembihlediler. 
 

 

Dostum Bertan bile üç yıldır bu pazarlara hiç gitmediğini söyledi. Bense geldiğimin ertesi günü  kendimi Narın Tuul Pazarı'na attım. Bertan da sayemde bu pazarı görmüş oldu. Ağırlıklı olarak tekstil, giyim, deri ürünleri, ayakkabı, çizme, ev tekstili, kırtasiye, ev aletleri ve mobilyanın satıldığı bir pazar. Çin ve yerli Moğol ürünleri çoğunlukta. Az da olsa Kore, Türkiye ve Rusya'dan gelen ürünleri de görmek mümkün. Turistler için çekici bir yer değil. Satılan ürünler genelde temel ihtiyaçlara yönelik. Pazarın giriş çıkış noktalarında Moğol usülü mangal alevi üzerinde şiş kebap yapanlar var. Kendine özgü belki ama pek de iştah açıcı değil. 

Yankesicileri soracaksınız değil mi? Bilmem, ben rastlamadım. Oldukça rahat bir gezinti oldu. Belki de sadece çok şanslıydık... 

Ulaanbaatar'ın dışına çıktığınızda kırsal yaşamın hayvancılıktan ibaret olduğunu fark ediyorsunuz. Çünkü Moğollar tarım yapmıyorlar. Tibet Budizmi'ne göre toprak kutsal. Tarım yapmak, toprağı eşelemek, onu incitmek olarak algılanıyor. Bu nedenle Budist olduklarından beri Moğollar tarım yapmıyorlar. Ancak yapana da karışmıyorlar. Hatta ciddi şekilde teşvik ediyorlar. Moğolistan'da tarım yapmak isteyenlere yüzlerce dönüm toprağı bedava veriyorlar. Elbette çetin iklim koşullarına uygun bir tarım seçilmeli. Kış mevsimi Eylül'den Mayıs'a kadar sürüyor ve ısı eksi 50 derecelere varıyor. 

Bu iklim konusu aslında Moğolistan'ı dünyaki en zor ülkelerden biri haline getiriyor. Ben 20 Eylül'de gittim. İki gün sonra Ulaanbaatar, sabaha karşı eksi sekizi gördü. Televizyonda gördüğüm bir başka bölgede gece eksi on altı oldu. Aynı günlerde Antalya'da hava sıcaklığı 30, deniz suyu sıcaklığı 25 dereceydi... İkisi de kuzey yarım kürede... 

Eylül ayında bu kadar soğuk, herhalde sadece kutup dairesinde olur. Aralık-Şubat dönemi buraya gitmeyi kimse tavsiye etmiyor. Daha soğuk bir şehir sadece Yakutsk sayılabilir. Daha sonra yazın ve kışın ortasında olmak üzere Ulaanbaatar’a üç kez daha gittim. Bir turist için bu şehrin yaz aylarında çok daha keyifli olduğunu söyleyebilirim. 

Yaz dönemi de Temmuz ve Ağustos ayları ile sınırlı. 11-13 Temmuz tarihlerinde gitmeyi başarabilirseniz Moğolların geleneksel Naadam (ok. Naadım) Şenliklerini izleyebilirsiniz. Ulaanbaatar'ın hemen dışında yapılan bir sosyal, kültürel, sportif etkinlik. Moğol Kültürü'nün tüm ögelerini bu şenliklerde gözlemleyebilirsiniz.  

Ancak yazın gitmenin de bazı zorlukları var. Birincisi çok yüksek talep olmasından dolayı uçak biletleri çok pahalı oluyor. Üstelik de uçaklarda yer bulunmuyor. Diyelim ki uçak biletini hallettiniz bu defa da otel bulmak bir sorun. Batı standartlarında kalınabilecek temiz ve güvenli otel sayısı henüz çok fazla değil. Kolay kolay artmasını da beklemiyorum çünkü sezon çok kısa. Yazın oda bulamadığınız oteller büyük ihtimalle uzun bir kış sezonunu boş geçiriyorlar. Bu nedenle yazın fiyatlar astronomik yükseliyor.  

Moğolistan, son yıllarda bulunan yeni maden yatakları ve özellikle de altın madenleri ile, Batı'nın daha fazla ilgisini çekmeye başladı. Sayıca çok az olan Moğol Halkı, çok daha ileri bir yaşam standardına hızla ulaşabilir. Bu potansiyelin olduğu çok açık.  

Moğollar, Sovyetler Birliği döneminde dost bir sosyalist müttefik olarak elbette bazı nimetlerden faydalandılar. Ancak periferal ülkelerin ortak kaderi olan göz ardı edilmenin önüne geçemediler. Dünyaya seslerini, ancak SSCB yönetiminin izin verdiği ölçüde duyurabildiler. SSCB, buradan çıkarı olduğu kadar, buraya önem verdi, buraya yatırım yaptı. Moğolistan'da petrol yataklarının olduğu bilindiği halde buraya bir rafineri kurulmadı. Bugün Moğolistan'ın toplam ihracatının %10'unu ham petrol, ithalatının %20'sini ise benzin ve motorin oluşturuyor. Yani zamanında buraya rafineri kurmayan Rusya'ya bugün ham petrolünü satıp, yine Rusya'dan benzin alıyor. Merkeze bağımlılık yeni düzende de devam ediyor. Ama Çinlilierin Kazakistan'da olduğu gibi burada da rafineri yapmaları yakındır... 

SSCB dönemindeki merkez çevre ilişkisine, kısaca değinmeye çalıştım. SSCB'nin dağılmasıyla beraber, bu ülkenin desteklediği ve kendi ayaklarının üzerinde durma tecrübeleri fazla olmayan, Küba, Etyopya, Angola, Mozambik, Vietnam ve Moğolistan gibi ülkeler kendi kaderleri ile başbaşa kaldılar.  

Moğolistan, geride kalan yirmi iki yıl içinde, pazar ekonomisine geçiş sürecini ve gerekli kurumsallaşmayı, büyük ölçüde tamamlamış durumda. Ülkedeki coğrafi ve demografik zorluklara karşın, ihtiyaç duyulan yabancı sermaye, serbest bir ticaret rejim ile çekilmeye çalışılıyor. Yeni zengin doğal kaynakların tespit edilmiş olması Moğol Halkı'nın kaderini kısa bir süre içinde değiştirebilir. 

İktidarda olan yöneticiler, sahip oldukları kaynakları doğru kullanırlar ve halkın çıkarları doğrultusunda yönetirlerse, Moğol Halkı'nı çok güzel günler bekleyecektir. Ancak sosyalizmden kapitalizme geçen hiçbir ülkede, halkın çıkarını kendi çıkarından üstün tutan lider kadrolarını ne yazık ki görebilmiş değiliz... Diğer eski sosyalist ülkelerin halkları gibi, Moğol Halkı da daha iyi bir yaşamı hak ediyor...   

Artık Moğolistan'dan ayrılma vaktim geliyor... 

Yıllardır, Moğolistan hakkında ne bulursam okuyor, pullarını ve paralarını biriktiriyor, dillerini inceliyordum. Kırk yıl gibi bir süre boyunca hayalini kurduğum Moğolistan'a gitmek benim için çok önemliydi ve sonunda nasip oldu...  

BBC Knowledge kanalında Çinggis Kağan hakkında yayınlanan bir belgeselde dünyada yaşayan her 200 kişiden birinin Çinggis Kağan'ın soyundan geldiği söylendi. Ben BBC'nin verdiği bilgilere güvenirim. Eminim bu rakamın arkasında yapılmış bir genetik incelemesi vardır. Rakam ne olursa olsun, bende Çinggis Kağan'ın kanı olduğu kesin. Yoksa ne Moğolistan, ne de Moğollar bu kadar ilgimi çekmezdi diyorum kendi kendime... 

Ziyaretlerimden birinde sokakta bir bankta oturan yaşlı adamlar bana Moğol olup olmadığımı sordular. Rusça anlıyorlardı. Ben de onlara Bilge Kağan’ın ve Çinggis Kağan’ın torunları olduğumu söyledim. Gülüştük... 

Bu kadar ilgi ve meraktan sonra Moğolistan'ı gidip gördüğüme çok mutluyum. Fırsatını bulursam yeniden gitmeyi çok isterim.  

Bazı gezginlerimizde hayal kırıklığı yarattığını biliyorum. Ben, belki de beklentilerimi düşük tuttuğum için, hiçbir hayal kırıklığı yaşamadım. Aksine beklediğimden fazlasını buldum. Beklediğimden daha nazik, daha yardımsever insanlar buldum. Beklediğimden daha güzel mekanlar, daha lezzetli yemekler buldum. Beklediğimden daha huzurlu bir ülke, daha fazla mutluluk buldum. 

Dört kez gittiğim Moğolistan’a beni çeken belki de ana vatandı. Yıllarca Orta Asya'da yaşadım ama yine de şunu rahatlıkla söyleyebilirim:  

Moğolistan'da beklediğimden daha fazla ana vatanımı buldum...

Yazıyla ilgili fotoğraflar için:

Link 1

Link 2