‘Asla Hans olamazsın’

‘Asla Hans olamazsın’

20 Eylül 2019 Cuma  |   MG Özel

Çarşamba günü 13.40’ta Viyana’dan İstanbul’a gelecek PC902 sefer sayılı Pegasus uçağının bekleme salonundaki yolcularını otobüse binmeye çağıran anons yapıldı. 

Görevli, önümdeki kadının uzattığı uçuş kartını daha önce herhalde on binlerce kere yaptığı gibi makineye uzattı ama belki de ilk kez ekranda kırmızı çarpı işareti belirdi. “Hanımefendi, bir sorun çıktı, siz bir kaç dakika bekleyin, halledeceğim” deyince kadın kenara çekildi. 

Az sonra o kadını otobüste gördüm, demek sorun çözülmüştü. 

Uçak yarı yarıya doluydu, 5-10 dakika gecikmeyle kalkacaktık herhalde. 

Ama uçak bir türlü kalkmıyordu. 

Kabin görevlileri önce dolu sonra boş koltukları bir kaç kez saydı. 

Avusturyalı yer görevlisi uçağa biniyor, iniyor, bir koşuşturmaca yaşanıyordu. 

“30B”de, neredeyse en arkada oturup olanları uzaktan anlamaya çalışıyordum, sonradan adının Yılmaz olduğunu öğrendiğim solumdaki adam ise durmadan Pegasus’a saydırıyordu: 

- Bunlar hep böyle. Birinde bir buçuk saat, diğerinde bir saat rötar yaptılar. 

- Ama bu normal bir rötar değil, başka bir sorun var, dedim. 

Bu sırada uçakta şimdiye kadar hiç duymadığım bir anons 2-3 kere tekrarlandı. 

“Sayın yolcularımız, uçağımız Sabiha Gökçen’e gitmektedir.” 

“Sabiha Gökçen’e gidiyoruz tabii. Çorlu’ya gitmek istesek THY’ye binerdik” diye yeni havaalanını kullananların komik bulmayacağı bir espri yaptım kendi kendime! 

Koşuşturmaca devam ediyor ama pilottan hiçbir açıklayıcı anons gelmiyordu. 

Derken, “çıkarın yazılı yapacağım”ı hatırlatan bir hostes anonsu duyuldu: 

“Sayın yolcularımız, herkes biniş kartlarını hazırlasın lütfen.” 

Derken, Avusturyalı gözlüklü göreviyle Pegasus’un yer ekibinden olduğunu tahmin ettiğim bir kadın kanatta oturan iki yolcuyla konuşmaya başladı. 

Biri otobüse binerken önümde olan kadın, diğeri bir erkek görevlilerle tartışmaya başladı, anladığım kadarıyla uçaktan inmelerini istiyorlardı. 

Sonunda iki yolcu el bagajlarını alarak indi. 

Tam kalkıyoruz artık diye düşünürken yeni bir anons: 

“Sayın yolcularımız, lütfen herkes görevlilere el bagajlarını göstersin.” 

Prosedür böyleydi, uçaktan yolcu inince bir güvenlik önlemi olarak kalan eşyaların yolcularla eşleştirilmesi gerekiyordu. 

Neyse ki, inen yolcular bagaja valiz vermemişti, yoksa hepsinin boşaltılması gerekecekti. 

Sonunda pilotun sesi duyuldu: 

“Malum, yolcu sorunu yaşandığı için gecikmeli...” 

“Malum” derken? 

Bazı pilotların yolcuları adam yerine koymamasına takmış durumdayım. Geçenlerde yine bir Pegasus seferinde pilot ne kalkışta ne de inişte anons yapınca Twitter’dan serzenişte bulundum, Pegasus’un Twitter destek hesabından, “Hava trafiğinin yoğun olması nedeniyle siz değerli misafirlerimiz için anons yapılmamıştır. Uçuşlarımızda kalkış ve iniş sonrasında önce misafirlerimize anons yapılması konusunda gerekli hassasiyeti göstermekteyiz” yanıtı geldi. Geldi ama aynı seferin dönüşünde de pilot hiçbir anons yapmadı!

Neyse, bir saatlik gecikmeyle yola koyulduk. 

Biz de Yılmaz adındaki yolcuyla sohbeti koyulaştırdık. 

Aynı yaşlarda olduğumuzu sanıyordum ama meğerse 71 yaşındaymış, spora meraklıymış. 40 yıldır Avusturya’da yaşıyormuş. Bunları anlatırken ağzından kaçırdı: 

- Yıllardır uçağa binmiyordum... 

- Nasıl gidiyorsun Türkiye'ye? 

- Arabayla basıp 18 saatte gidiyorum ya da Edirne’ye kadar trenle. 

- E hani hep rötar yapıyor demiştin? 

- Haaa, arkadaşlarımdan duydum... 

Moskova’da 21 yıl kaldığım için benim de iyi bildiğim yurt dışında yaşamanın zorluklarından yakınmaya başladı. 

- Çok zor buraları. Bizi sevmiyorlar. 

- Almancan nasıl?

- Başımın çaresine bakarım.

- Vatandaş olmadın mı? 

Dikkatli bir şekilde yüzüme baktı, gururla “Olmadım” dedi ve hikayesini anlatmaya başladı: 

- Burada başımdan bir olay geçti (anlattığı olay gerçekten çok talihsiz ve üzücüydü) devlet beş yıl beni gözetim altında tuttu. Cezam bitince konuşmaya gittim. Oradaki adam alaycı bir tonla, “Avusturya vatandaşlığı için başvurmaya mı geldin” diye sordu. “Vatandaş olamaz mıyım, yıllardır burada yaşıyorum” deyince, “Olabilirsin tabii ama hiçbir zaman Hans olamazsın!” diye cevap verdi. Bu sözü hiç unutmadım, bana evet kağıt üstünde buranın vatandaşı olabilirsin ama toplumun parçası olamazsın, seni kabul etmeyiz demek istiyordu. Vatandaşlığınızı istemiyorum dedim, süresiz vize hakkım vardı, onu aldım. 

Benim de geçmişte başka bir ülkenin vatandaşlığına geçme olanağım olmasına rağmen istemediğimi öğrenince çok hoşuna gitti. 

Belli ki çok doluydu, kısa bir süre sustuktan sonra devam etti: 

- Burada demokrasi falan yok. Bak mesela Galatasaray bir Avrupa takımını yenince Türk bayraklarıyla tura çıkmamıza engel oluyorlar... Neyse emekli oldum artık, seneye kesin dönüş yapacağım. Çocuklarım da dönecek... 

Yolculuğun başındaki olay kafama takıldığı için bir de hostese sordum, “İnen yolcular yanlış uçağa binmiş!” yanıtını aldım. 

Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi ki? 

Uçak inişe geçince hostes Yılmaz abiden güneşliği kaldırmasını istedi. Yıllardır uçağa binmediği için bu isteğe anlam veremedi ama kaldırdı. Hostes öndeki güneşliği de açmasını rica edince, “Onu da kaldırırım ama para isterim” diye espri yaptı, Türkiye’ye kavuşacağı için keyifliydi. Aşağı baktı:

- Bu ülke başka ülke, bizim topraklarımız bir başka... 

Uçaktan inerken, “Yardım et. Nereye gideceğim, ne yapacağım bilmiyorum” dedi. 

- Merak etme, beni takip et. Otobüsten inince hemen pasaport kuyruğuna koşacağız. 

- Bir de benim iki karton sigara almam lazım. Ben içmiyorum. Biri istedi... 

- Tamam. Gösteririm nereden alacağını. 

- Galatasaray’ın maçına yetişir miyim acaba? 

- Yetişirsin, yetişirsin. 

İçine doğdu herhalde, “Sen Fenerlisin değil mi” diye sordu. 

Gülümsedim. 

Kayınçosu karşılayacakmış, birlikte Düzce’ye gideceklermiş, “Olmazsa yolda bir yerde durur seyrederiz maçı” dedi. 

Pasaport kuyruğundan önce çıktım. Valizim olmamasına rağmen Yılmaz abiyi bekledim. Nereden sigara alabileceğini, valizini hangi bantta bulabileceğini, hangi kapıdan çıkacağını gösterdim. 

“Ben kaçıyorum” dedim. 

“Çok memnun oldum tanıştığımıza. İnşallah tekrar karşılaşırız” dedi. 

“İnşallah Yılmaz abi” dedim. 

Tokalaştık.  

El sıkışı kuvvetliydi. 

Hızlı adımlarla gümrük görevlisinin önünden çıkışa yönelen yolcuların arasına karıştım, aynı anda hem mutlu hem de üzgündüm...