Asıl kızmamız gereken

Asıl kızmamız gereken

2 Nisan 2020 Perşembe  |   Serbest Kürsü

Son günlerde toplum olarak yaşadığımız yaygın bir hastalık tehdidi karşısında, yetkili kurumların ve tıp uzmanlarının belli şekillerde davranılması ve özellikle belirli bir yaşı geçmiş olan insanların mümkün olduğunca sokağa çıkmamaları yolundaki telkin ve uyarılarını, bir kısım insanların önemsememeleri ve gereğini yapmamaları, kimileri açısından ciddi bir eleştiri konusu olmuş ve tepkiyle karşılanmıştır. 

Yaşananlar toplumun genel sağlığını doğrudan ilgilendirdiği için, söz konusu bu tepkileri mantıken anlamakla birlikte, biraz daha derinlemesine ve çok boyutlu düşünerek, bu insanlar neden sokağa çıkmaya devam ediyorlar, bu umursamazlığın kaynağı ne, bu kişilere kızmakta ne kadar haklıyız ve bu durumda asıl kabahat kimde sorularını hepimizin kendi kendimize dürüstçe sormamız gerekiyor sanırım. 

Cumhuriyete kadar kul olarak kalmış, devletin sefer zamanlarında insan ihtiyacını karşılamış, sürekli olarak vergi ödemiş yani kamu idaresi denildiğinde, ağırlıklı olarak tek taraflı bir biçimde, devletin vergi alması ve sefer için asker olmak gibi bir ilişkinin söz konusu olduğu, eğitimin ve okuma yazmanın ise şanslı küçük bir azınlığa nasip olduğu bir toplumdan söz ediyoruz. 

Meşruti rejime geçilmesine rağmen siyasi katılım hakkını elde edememiş, talep etme ve hesap sorma gücü olmayan edilgen bir halk kitlesi var karşımızda. 

Cumhuriyet dönemine geçilmesiyle birlikte, yeni rejimin kurucusu Mustafa Kemal’in, toplumun hızlı bir şekilde dönüştürülmesi ve çağdaşlaşma vizyonunda çok temel bir mesele olarak eğitim konusuna özel önem verilmişti. Eğitimin yaygınlaştırılabilmesi ve etkinleştirilebilmesi için yapılması gerekenler, devlet politikası haline getirilmiş ve bir eğitim seferberliği başlatılmıştı. 

Eğitim konusunda Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan; Öğretimin Birleştirilmesi (Tevhid-i Tedrisat), Latin Alfabesine geçilmesi ve üniversite reformu gibi yenilikler hepimizin malumu. 

Bu reformlardan özellikle yeni alfabeye geçilmesi, çok hızlı ve radikal bir adım olduğu, dilin ve yazının bir toplumun hafızası olduğu, alfabe değişikliğinin toplumun hafızasının silinmesi anlamına geldiği, geleneksel değerlerin ve bütün bir kültürün aktarım sürecinin sekteye uğrayacağı ve adeta tarihsiz kalmış bir toplum olunacağı şeklindeki o günlerde  ve günümüzde de yapılan eleştirilerin haklı tarafları bulunsa da, eski alfabenin öğrenilmesinin zorluğu ve o dönemdeki okur yazarlık oranının düşüklüğü karşısında, temel olarak doğru olmadıkları kanısındayım. Hele hele harf devrimi ve eğitim seferberliğinden sonra, okur yazarlık oranının hızla artmış olması ve Osmanlı Devleti’nin son iki yüz yılında basılmış kitap adedine, harf devriminin ilk yirmi beş senesinde ulaşılmış olduğu gerçeğini göz önüne alacak olursak, bu reformun ne kadar yerinde olduğunu görebiliriz sanırım. 

Bütün bu çabaların dışında Halk Evleri ve Halk Odaları gibi uygulamalarla halk eğitimine verilen önem ve özellikle 1938-1946 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı yapan Hasan Ali Yücel’in topluma nitelikli bir eğitim sunulabilmesi konusundaki çabaları ve ayrıca o dönem İlk Öğretim Genel Müdürü olan idealist İsmail Hakkı Tonguç ile birlikte mimarı oldukları ve çok emek harcadıkları Köy Enstitülerinin çalışmalarını da çok önemli çabalar olarak not etmek gerekiyor sanırım. 

Peki bugün yaşadığımız sorunlar bağlamında, Cumhuriyetin söz konusu ettiğimiz eğitim vizyonuna ve uzun yıllar sürdürülen çabalara rağmen, geldiğimiz nokta neden bu kadar geri bir noktadır ve neden bütün bu sorunları yaşamaktayız? 

Mustafa Kemal’in güçlü isteğine rağmen en yakın çevresinde bulunanların dahi bu vizyonu yeterince desteklememeleri ve sahiplenmemelerini ya da Köy Enstitüleri ve Halk Evlerinin daha Demokrat parti tarafından kapatılmadan, CHP iktidarının son yıllarında zaten büyük ölçüde işlevsizleştirilip içlerinin boşaltılmış olması mı, yoksa 1950 yılında başlayan Demokrat Parti iktidarından bugüne kadar gelen hemen hemen bütün hükümetlerin, eğitim konusunu ulusal ve siyaset üstü bir mesele olarak değil de, tersine ideolojik bir bakışla ele almış olmaları ve bu yüzden de eğitimin hep bir çekişme ve tartışma konusu olarak kalmış olması mıdır asıl neden? 

Bugün içinde bulunduğumuz bu mevcut tablonun oluşmasında, bütün bu yaşananların hepsinin payı var kuşkusuz. Yani eğitim konusunda büyük ve ulusal bir karar vererek, gerekenleri bir türlü yapamadığımız içindir ki, bugün yaşadığımız bu iç karartıcı tabloyla karşı karşıyayız. 

Sonuç olarak; bugün yaşadığımız toplumsal travmaların temelinde yatan asıl neden, insanımızı yeterince eğitememiş oluşumuzdur. Bu durum da bir kabahatli varsa o da, hep edilgen bir durumda olmuş ve yönlendirilmiş bulunan insanımız kesinlikle değildir. Sorunun kaynağını yanlış yerlerde aramanın kimseye de bir faydası yoktur kanımca. 

İnan Özbek