Arkanıza dipsiz kuyu kazılması…

Arkanıza dipsiz kuyu kazılması…

26 Eylül 2020 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Adnan Genç, serbest gazeteci  

Koronavirüsünün kısıtlayıcı koşulları ve işyerlerinin kendilerini; özellikle ‘home office’ yönlü çalışmaya ilişkin örgütlemeleri; iş yerlerindeki çalışan sayısında ciddi bir azalmaya da yok açtı. Zaten son 40 yıldır; hem sendikalı dönemin sözleşme yapma tarihleri yaklaştığında, hem de "Bulut geçiyor, yağmur yağacak galiba" diyerek, gazeteci meslektaşlarımız; bir kuruluştan öbürüne; öbür kuruluştan berikine kovula-koştura, hep kapının dışında kaldı… Buna ben de dahilim. 3 kez Milliyet’ten kovuldum; bir kez BirGün’den gönderildim ve birer kez de Evrensel ve Özgür Gündem’den de ayrıldım ama sebepleri özlük hakları falan değil, gazetecilik yapmaya ilişkin hem iç hem de dış koşullardı… 

İşten atılınca da kara listeye alınıyor ve zaten birkaç işverenin elinde olan onlarca gazete, dergi, radyo ve TV için iş başvurusu yapamıyorsunuz… Başka işlere dönüşler başlıyor ki, bu da masa üstü yayıncılık oluyor çoğunlukla ve birkaç kuruş paranızı da bir yıl dolmadan kaybediyorsunuz… Bu kronik hale gelmiş güven(ce)siz iş ortamına ilişkin kimi meslektaşlarımızla konuşmak istiyoruz.   

Niyedir, nedendir, sizin özgün örneğiniz ve sebepleriniz neydi; işten atılmalar sonrası medyada kalabildiniz mi veya başka çıkış yolu olarak nelere başvurdunuz gibi, sorularımız olacak ki, sorduk zaten… Eski kuşak meslek büyüklerimiz işten atılmaları için fazla bir şey demiyor… Mesela Milliyet Yazı İşleri’nden Azer Bortaçina, "Tamam, bu gazeteye giren emekli olur denirdi ama sonsuza kadar da sandalyeye yapışmamak lazım" deyiverdi. 30 yıl çalışmıştı. Başka bir Milliyet yazarı ise, bunun tersini yaptı ve 30 küsur yıl çalışması sonrası atılınca, üzerine bir kitap yazdı. Şimdilerde Cumhuriyet yazarı olan Zeynep Oral’dan söz ediyorum. Haklı yanları da olsa eski isimler bağımsız gazetecilik yapacak çevre ve beceriye sahipler; gençlere yol açmak da lazım, bence de. Ama gençler de örneğin şu son 20 yılda işsiz kalmaktan akıllarını kaybettiler neredeyse; zaten yazdıklarınız üzerinden hapse girmek tehlikesi her saniye varken, bir de… 

Bugünün söyleşisi de; gene uzun yıllardır gazetecilik ve ajans yöneticiliği yapan, en son BirGün gazetesi yazı işleri müdürlüğü görevini sürdürmüş olan Murat Ören ile…  

-İşten atılma sebepleri üzerine neler dersiniz? 

-Kişisel olarak benim işten atılmaya dair bir deneyimim olmadı. Genellikle çalışma koşulları ile ilgili (genel olarak da mesleğin icra edilmesine yönelik rahatsızlıklar nedeniyle) işten ayrılmayı tercih ettim. Ama bir işten ayrılma serüven, biraz mobbing ve hafif tehditle gerçekleşti diyebilirim. Radikal-Posta gazetelerinde çalıştığımda belli isimlerden oluşan ekibin bir bölümü işten atılınca bize sıra geldiğini anladığımız için işten ayrıldık diyebilirim. Ancak bu arada başka bir iş (hatta iki iş) olanağı belirince gönül rahatlığıyla istifa etmiştim. Habere ve hayata farklı açılardan baktığımız için beni rahatlatan bir ayrılık da olmuştu. Ama işin garip tarafı sizinle aynı yerde durduğunu sandığınız isimlerin bu ayrılıkları fırsat olarak değerlendirmesi oldu. O zaman belki biraz garipsemiştim ama şimdi canları sağ olsun diyorum.

-İşten atılmalar ya da ayrılma sonrası sonrası medyada kalabildiniz mi veya başka çıkış yolu olarak nelere başvurdunuz?

-Zaman zaman başka işlere yönelsem de çalışma konusunda medya öncelikli oldu. Bazı arkadaşlarımız çok sıkıntılı zamanlar yaşadılar. Bunların çoğunun işten atıldığından bile haberiniz olmazdı. Çünkü sessizce kaybolup giderlerdi. Belki üç-beş de tazminat kıdem ya alırlar ya da almazlardı. En sahipsizi de bu arkadaşlardı. Bazıları da işten kovulmayı filan özlük hakları açısından genellikle lehlerine çevirmeyi başardı. Davalar, mahkemeler filan derken fena tazminatlar almadılar. Hem de açtıkları davaları popüler olmanın da bir aracı gibi kullandılar diyebilirim rahatlıkla. Yani bir bölüm medya çalışanı hakkını bile arayamazken, bir kısmı ise hem tazminat(lar) aldı hem de mağdur olarak değerlendirildi. Gemisini kurtaran kaptan misali yani…

-Bir çifte standarttan söz ediyorsun galiba...

-Evet diyebiliriz. Her zaman birileri kendilerini diğerlerinden daha mağdur göstermiştir. Ancak bu sistemde bunu normal görüyorum. Milliyet Yazı İşleri’nden Azer Bortaçina’nın 30 yıl çalışıp “Tamam, bu gazete, giren emekli olur, denir ama sonsuza kadar da sandalyeye yapışmamak lazım” demesi çok önemli. Benim hiç tanık olmadığım bir durum. Genellikle bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışı hakimdi iş yerlerinde. Mesela kooperatif kurarlar size söylemezler çünkü sizin dahil olmanızdan, “çıkıntılık yaparsınız” diye rahatsız olurlar filan… Bu arada sen Azer Bortaçina’yı hatırlatmışken Milliyet Haber Merkezi’nde çalışırken Ersel Ergüz ve bana hediye ettiği Tenten kahramanları “Dupond and Dupond” kupaları geldi. Genellikle yan yana olduğumuzdan bizi onlara benzetmişti. Kupayı hâlâ saklarım.

- Ne olsa mesleğimizi yapmanın koşulları daha iyileştirilebilirdi peki?

-Öncelikle medya çalışanlarının örgütlenmesinin önünün açılması lazım diğer sektörlerle birlikte. Bugüne kadar herhangi bir işyerinde sendikalaşmanın başarıldığına tanık olmadım mesela. Her seferinde belli sayıda imza toplanır ama işverene duyurulunca-yine bazı arkadaşlar tarafından tabii-hemen tedbirleri alınır, girişim kuvveden fiile geçemezdi. Sen de tanık olmuşsundur zaten. Medyada patronluk yapısı değişmeli en başta. Mesela bugün Demirören grubunda bir çalışana Milli Piyango bileti isabet etse imzalanan sözleşme gereği ikramiyeyi alamaz. Ne kendisi ne de birinci dereceden yakını. Çünkü işletmesi bu gruba verildiği için şaibe filan söz konusu olabilir filan diye… Sanki olmuyormuş gibi. Şimdilik bu kadar diyelim…

Birinci bölümü okumak için tıklayın: http://medyagunlugu.com/haber/hak-mucadelesiyle-gecen-33-yil-47892

İkinci bölümü okumak için tıklayın: http://medyagunlugu.com/haber/38-yil-suren-kovulmalar-istifalar-47900