‘Araştırmacı gazeteci’ olmak isterdim doğrusu

‘Araştırmacı gazeteci’ olmak isterdim doğrusu

16 Haziran 2020 Salı  |   Serbest Kürsü

Adnan Genç (*) 

Uğur Mumcu’dan beridir dillerde bir ‘Araştırmacılık Gazetecilik’ olgusu var… Birkaç yıl öncesinden kenara koyduğum bir metinde şu satırları buldum. Benim yazıma da başlangıç metni olarak uygun düşer diye, alıyorum (NewsLab Turkey): 

Son yıllarda Türkiye’de gerek meydanın dijital dönüşümü gerekse siyasi baskıların yarattığı kuraklıkla yakıcı hâle gelen gazetecilik krizi, medya profesyonelleri ve akademinin güncel konuları arasında yer alıyor. Sadece Türkiye’de değil dünyada da dönüşüm içinde olan ve güncel tartışmaların odağında olan gazetecilik krizinden çıkış yolları üzerine farklı fikirler tartışılıyor. 

İçinden geçtiği süreçler bir yana gazeteciliğin temel amacı kamunun bilgilendirilmesi. Bu sebeple gazetecilik kamu yararı güden bir meslek. Kamu yararının muhtevası konusunda tartışmalar sürse de Britanya merkezli yayın kuruluşu BBC kamu yararı için gazetecilik yapmayı, geniş bir izleyici kitlesini ilgilendirecek önemli konular hakkında bilgi vermek olarak tanımlıyor. 

Elbette ki, gazetecilik ve habercilik işleri 5N 1K, kurallarının da ötesinde mesleki etik ve araştırmaya, doğru bilgiye dayanmalıdır… Ve araştırmacı gazeteciliğin, aslında bir anlayış kadar ekip ve çevre işi olduğunu da bilirim. Keşke böyle bir çevreye ve marifete sahip olsaydım… Ne çok konuda kalem oynatmak isterdim. Aşağıya, gerekçeleriyle ve kısa başlıklarıyla döküm yaptım… 

Bu en temel ilkeler günümüzde okullarda okutuluyor olsa bile; genç kuşak gazetecilerin (ve usta-çırak bağlamında) edindikleri mesleki görgü düşünülünce, pek dikkate alınmıyor artık. Öyle ki, kendi haberini hazırladıktan sonra, bir kere bile okumayan gazeteciler de var… Aynı kaynak ve söyleşiden el alarak, sürdüreceğim… 

Gazetecilik, demokrasi, kamu yararı 

Çiğdem Toker, özellikle ekonomi alanındaki haberleriyle başarılı araştırmacı gazetecilik örneği sergileyen gazetecilerden. 

Araştırmacı gazetecilik, demokrasi ve kamu yararının kesişim noktalarını sorduğum Toker, “Dünyanın her yerinde ülkeyi, devleti yöneten siyasetçi ve bürokratlar, toplumdan bir şeyler saklar. Bütçe kaynaklarının dağıtım yöntemleri, sözleşmeler, ihaleler, açık sistemden saklanan mali kaynaklar, normal bir kazançla elde edilmesi mümkün olmayan servetlerin dolaşımı için kurulan şirketlerle ilgilidir bu saklanan konular. Bunları halkın bilmesi gerekir çünkü demokrasilerde yönetenlerin hesap verme, saydam olma zorunluluğu vardır. Siyasetçi de halktan topladığı paraları kullanır. Araştırmacı gazetecilik, yöneticilerin sakladığı, üzerini örttüğü ama halkı ilgilendiren konularda çalışır,” diyerek kesişim alanının sınırlarına dikkat çekiyor. 

Makul gazeteci ne demektir? 

Toker, yöneticilerin kendi belirledikleri sınırlar içinde hareket eden “makul gazeteci” tercih ettiklerini anlatarak, “Güç ve yetki kullanan kişiler, kurumlar, iktidar paydaşları, iktidarın kaynaklarından nemalananlar, haklarında haber yapılmasını istemezler. Onlar kendi söyledikleri ve yaydıklarının yazılmasını isterler. Karşılarında da övgüde bulunan, övgüde bulunmadığı zamanlarda da ‘top çeviren’, ‘riskli’ sorular sormayacaklarından emin oldukları gazetecileri tercih ederler. Hâliyle yapılan gazetecilik değil propaganda faaliyeti olur,” diyor. 

Mimar Sinan’ın kayıp kafatası… 

Biliyorsunuz; Mimar Sinan, birçoğu İstanbul'da olmak üzere 84 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 okul ve darülkurra, 22 türbe, 17 imaret ve 3 darüşşifa, 7 suyolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 köşk ve saray, 6 ambar ve mahzen, 48 hamam ve kaydı olmayanlarla beraber, üç yüz elliyi aşkın yapının baş mimarlığını üstlendi. Koca Sinan’ın, 1935’de mezarı açıldı ve kafatası incelendi kapatasçı tarihçiler tarafından. "Brakisefal"** dendi ve özbeöz Türk olduğunu savunuldu ama tek kanıt yani kafatası o tarihten beri kayıp… Bunu araştırıp; saklanmasına ve/veya kaybedilmesine karar verenlerin ve kaybedenlerin adlarını bulmak isterdim…  
 

 

Struma Gemisi’ne ne oldu? 

1867 Newcastle yapımı, Panama bandıralı, Bulgar mürettebatlı eski bir gemi olan Struma (manşet fotoğrafı), hayvan taşımacılığında kullanılıyordu. Kapasitesinin 150-200 kişi arası olduğu ifade edilen bu gemiye 800'e yakın yolcu binmiştir.  

Ahırları kamaraya döndürülmüş bu eski gemi, Romanya'dan ayrılmak isteyen Yahudiler tarafından son paraları ödenerek alınmıştır. Ancak o dönem Romanya gazetelerinde ilanı verilen bu gemi, daha farklı fotoğraflarla sunulmuştu. Hareket günü geminin halini gören insanlara 'daha iyi bir gemiye geçeceğiz' yalanları söylense de, bu asla gerçek olmadı.  

Ancak bir kayık dahi olursa olsun, baskılardan ve ölümden kurtulmanın tek yolu Struma'ydı. Suda durması bile bir mucize gibi görünen ahşap döküntüsü, açık denizde daha iyi bir gemiye geçme ve İstanbul boğazından geçip Filistin'e varma ümidi ile 10 mürettebat ve yaklaşık 790 yolcusuyla gemi hareket etti.  

Struma, Köstence Limanı'ndan ayrılmasının ardından iki kere arızalandı. İlk arızada, civardaki bir gemiye yanlarında bulundurdukları değerli eşyalarını satan yolcular, sorunun çözülmesini sağlamıştır. 

İstanbul'a varıldığında ise, ikinci bir motor arızası meydana gelir ve Struma Sarayburnu açıklarına demir atar. Geminin İstanbul'a demir atması ile birlikte, uluslararası baskılardan ötürü zorlukla geçen 9 haftalık 'bekleyiş' de başlamış olur. 

Struma Türk karasularına girdiğinde, birçok devlet bu konudaki baskısını hissettirmeye başladı. Yahudi cemaati tarafından, karantinada tutulanlara yardımlar yapılıyordu. İstanbul'un son derece soğuk geçtiği söylenen 1942 kışında, gemidekilerin haftalarca ahırdan bozma kamaralarda kalması, yaşanan sağlık sorunlarına rağmen karaya çıkamaması tarihe ayıp olarak geçmiş bir durumdur.  

Haftalar süren müzakereler sonuç vermeyince, Türkiye gemiyi Karadeniz açıklarına geri göndermeye karar verdi. Motoru hala çalışmayan gemi, 23 Şubat 1942'de römorklar ile Şile açıklarına çekildi. 

24 Şubat sabahı, büyük bir patlama ile batan gemi, 103'ü çocuk olmak üzere 768 kişiye mezar oldu. Kurtulmayı başaran iki kişiden birisi David Stoliar isimli bir yolcu ve diğeri ise geminin ikinci kaptanı Ivanof Diko oldu. Bu yolcular, ölmek üzereyken Türk kurtarma kayıkları tarafından bulunmuş ve kıyıya çekilmiştir.  

Facianın sorumlu kim? 

Struma faciasının ardından 'yaşananların sorumlusu kim' tartışmaları başlamıştır. Türkiye'nin, '500 yıl önce İspanya'dan kaçan Yahudilere' kapılarını açan çizgisinden, Struma ile gelinen bu duruma nasıl geldiği soruları sorulmuştur. 

Dönemin Başbakanı Refik Saydam, olayın ardından ‘Sorumlu biz değiliz’ demiştir. Ve basının belirttiğine göre; SSCB’nin bir denizaltısı gemiye füze atmıştır. Bilinenler ve bunlar çevresindeki ayrıntı bu kadar. Kim bombaladı gemiyi; 800 kadar insanın sulara gömülmesi nasıl bir politik sıkışıklığı çözdü; İstanbul Yahudi toplumu gemiye her gün erzak göndermesine karşı, olay karşısında nasıl tutum aldı; herhangi bir soruşturma açıldı mı; İspanya’dan 550 yıl kadar önce buraya göçen Seferad Yahudileri’nden bu noktaya nasıl gelindi? Bu soruları aydınlatacak bir ekibim olsaydı, isterdim. Araştırmacı gazetecilik kamu yararına ve kamuya yol gösteren olayları takip eden yanıyla varsa, gazeteciliktir…  

 

Lösemi Çocuklar Vakfı Hastanesi… 

Gene biliyorsunuz, LÖSANTE Çocuk ve Yetişkin Hastanesi’nde bulunan toplam 400 yatağın tamamı için ruhsat alınabilmiş değil. Hastane 2015 yılından beri lösemi teşhisi konmuş çocuklara ücretsiz tedavi hizmeti veriyor. LÖSEV yetkililerinden doğruladığına göre, 400 yatak kapasitesine sahip hastanenin tamamı için halen ruhsat alınabilmiş değil. Hastane 75 yataklı olarak lösemili çocuklara tamamen ücretsiz tedavi hizmeti veriyor; hastalardan herhangi bir fark alınmıyor. LÖSEV resmi internet sitesinde yayınladığı bir duyuruda da, bakanlığın 400 yatak için tam ruhsat verilmesi talebiyle yedi dilekçe iletildiğini, ancak yanıt alınmadığını söyledi.  

2015 yılında açılan LÖSANTE Çocuk ve Yetişkin Hastanesi (LÖSANTE), “Bir Tuğla da Siz Koyun” kampanyasından elde edilen bağışlarla inşa edilmişti. Alanında Avrupa’nın ilk, Türkiye’nin ise en donanımlı hastanelerinden biri olan LÖSANTE, özel hastane statüsüne sahip. Ancak lösemili çocuklardan hiçbir ücret alınmıyor. Yapımı 100 milyon dolara mal olan hastane, Ankara’nın İncek semtinde.  

Acaba, ruhsat konusunda; burasının özel ve uzman bir hastane olmasına karşın, bilindik ‘ruhsat şu koşullarda hemen çıkar’ diyen, aracılar yüzünden mi, gereken sonuç alınamıyor mu? Bunu araştıracak bir ekibim olsaydı; Sağlık Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı, Ankara BB ve daha önemli başka makamların iradesini soruştursunlar isterdim. Yazardık, aferim alırdık… 

Kişiye özel yasa çıkarmak.. 

Her dönem, ama inanın her dönem bunlardan söz edilir: Öyle bir ithal yasağı gelir ki, filanca koşullardaki bir ürünü, yüz ülkeden değil ama illa Patagonya’dan ithal etmek zorunda olursunuz. Bunu da bir tek firma yapabiliyordur. Yasa bunu kolaylaştırır ve iki günde zengin oluruz… Buna benzer ben diyeyim 100, sizler de bin örnek vardır deyin; hatta bu örnekleri, ithalat ve ihracat üzerinden olabileceği gibi her türden kamu kuruluşunun alım ve satımları için de araştırın. Hatta şahane bir hukuk devleti olalım da yüzlerce kişi yargılansın. Ahh sahici bir araştırma ekibim olsaydı, ben de yönlendirseydim…

Şakası bir yana, gazetecilik zordur; araştırmacı gazetecilik zordan da zordur…  

(*) Adnan Genç: 44 yıldır yazıyor

(**) Brakisefal: Kafatası endeksinde Türklerle Moğolların da yer aldığı sınıflandırma.