Ankara’nın faşist Almanya ile ilişkilerine dair bir belge

Ankara’nın faşist Almanya ile ilişkilerine dair bir belge

31 Ekim 2020 Cumartesi  |   MG Özel

Hazal Yalın 

Aşağıda, 10 Mayıs 1942 tarihinde SSCB İçişleri Halk Komiseri Lavrentiy Beriya imzasıyla Devlet Savunma Komitesi’ne (GKO) gönderilen, “Alman Yetkililerin Kafkas Göçmenlerini Aktif Bir Sovyet Karşıtı Faaliyette Kullanmak İçin Tedbirleri Üzerine” № 830/B sayılı istihbarat bilgisinin çevirisini sunuyorum. (Органы государственной безопасности СССР в Великой Отечественной войне (сборник документов) / под ред. Н. П. Патрушев и др.. М.: Русь. Т. 3; Книга 1: Крущение "Блицкрига": 1 января-30 июня 1942 года. М.: 2003. С. 420.) 

İstihbarat belgesi, Almanların işgal bölgelerinde işbirlikçilerden polis gücü kurma, keza cephe gerisi için de savaş esirleri arasından çelebildiklerini lejyonlar şeklinde örgütleyerek Kızıl Ordu’ya karşı savaştırma planlarını olduğu gibi, bizim açımızdan daha önemlisi, Türkiye Hükümeti’nin bunu teşvik ettiğini ileri sürüyor.  

Savaş yıllarında Berlin ile Ankara arasındaki ilişkiler yerli tarihçilerin meşrebine göre çokça tartışmaya neden olmuştur. Kimileri bu ilişkileri savaş dışında kalmanın zaruri bir bedeli sayma eğilimindedirler; kimileri ise bunların altında açıkça Nazi işbirlikçiliği görür.  

Sovyetler Birliği, eğer Tevfik Rüştü Aras’ın görevden alınmasından itibaren değilse, en azından 1939’da Türkiye, Fransa ve Britanya arasında “üçlü ittifak” görüşmelerinden beri Ankara Hükümeti’nin Sovyetler Birliği’ne karşı düşmanca bir tutum takındığından şüphe etmiyordu. Bu durum savaşla birlikte tam bir teyakkuz halini aldı ve bu teyakkuz durumu, Ankara’nın Almanya ve daha sonra da müttefiklerle ilişkileri yüzünden giderek daha çok gerildi.

Sovyetler Birliği’nin 1945’te Boğazlar meselesi ve Ermenistan ile Gürcistan’ın toprak talebine yönelik tutumunu tetikleyen belli başlı birkaç olay var. Ankara’nın, Alman savaş gemilerinin Karadeniz’e sızmalarına engel olmaması, keza Almanların cephane üretimi için stratejik önem taşıyan krom cevheri ticareti, bunlar arasındadır. Bununla birlikte 1939’da Fransa ve Britanya ile “üçlü ittifak” görüşmeleri kapsamında Bakü petrol yataklarını Türk hava sahasından geçerek bombalama planları; 1941, 1942 ve 1943’te Almanların doğu cephesine yapılan ziyaretler, 1942 başlarında Ankara tarafından Sovyet sınırına 26 (bazı kaynaklara göre 28) tümen kaydırılması;  keza aşağıdaki belgenin dikkat çektiği gibi Kızıl Ordu’ya karşı savaş esirlerinden lejyon örgütlenmesinde Türkiyeli yetkililerin oynadığı rol, diğer kilit faktörlerdir.

1941, 1942 ve 1943 ziyaretleriyle ilgili, Rusçası yakın tarihte yayınlanmış bir belgeyi de kısa sürede çevirip paylaşmayı umut ediyorum. Keza, Wehrmacht’ın Kafkasya harekâtı sürerken sınıra 26 (28) tümen kaydırılmasının Sovyetler Birliği’nde nasıl karşılandığı ve Türkiye ile ilişkileri sonraki dönemde de nasıl etkilediğini incelemek gerekecek. 

NKVD’nin istihbarat notunda geçen isimlerle ve terimler de önem taşıyor. Belgenin altına, adı geçen Nazi işbirlikçisi iki Gürcü hariç, bunlarla ilgili mümkün olduğunca kısa ve temel bilgileri de ekledim. 

Söz konusu belge şöyle: 

10 Mayıs 1942 

İstanbul’daki bir SSCB NKVD mensubu, şu gizli verileri iletiyor. 

1. Bu sene Mayıs ayında Almanlar Berlin’de bir Kafkas göçmenleri kongresi toplayacaklar. 

Almanlar tarafından bu kongreye Azerbaycan ve Dağıstan’dan tanınmış kimseler davet edildi. Yakın zamanda Türkiye’den kongreye şunlar gidecekler: Azerbaycanlılar Mir-Yakub Mehtiyev, Hosrov-bek Sultanov ve Dağıstanlı Saidbek Şamil. Kongreye, “Musavat” partisinin Bükreş’te yaşayan ideoloğu Maehmet Emin Resulzade ile İsviçre’de bulunan Dağıstan göçmeni Heydar Bamat da davetli. 

Türkiye Hükümeti, yukarıda adı geçen delegelerin kongreye gidişlerini teşvik ediyor ve gerekli belgelerin temin edilmesinde yardımcı oluyor. Mir-Yakub Mehtiyev’in kongreye gidişini kendisine şahsen, 1941 sonunda Almanların davetiyle doğu cephesini ziyaret etmiş olan emekli Türk generali Hüsnü Erkilet beyan etti. Mir-Yakub Mehtiyev, şu anda Berlin’de bulunan Türkiyeli Turancı Nuri Paşa’dan yazılı davetiye aldı. 

2. Bu sene 2 Nisan’da Türkiye’den Berlin’e sözüm ona ticaret amacıyla, Azerbaycan göçmen grubu “Milli Şura”nın aktif bir üyesi olan mühendis Rahim Gökçay gitti. Rahim Gökçay’a yola çıkmasından önce “Milli Şura” şefleri tarafından Almanları “Büyük Azerbaycan” idealiyle ilgilendirmek, SSCB’ye karşı aktif faaliyet şeklinde hizmetlerini takdim etmek ve aynı zamanda manevi ve maddi destek istemek talimatı verildi. 

Rahim Gökçay, Almanların Türkiye’deki Azerbaycanlı teşkilatların imkânlarıyla çok ilgilendiklerini ve onlara kadrolarını, bunlar Almanya’da çok zayıf olduklarından, aktif bir Sovyet karşıtı faaliyet için hazırlamalarını tavsiye ettiklerini söylüyor. Azerbaycanlı kadrolar Almanlara, evvela Kızıl Ordu mensubu diğer milletlerden savaş esirleri arasında çalışmaları için ve de Azerbaycan’ın işgali halinde idari kadroların hazırlanması için gerekli. Aynı zamanda Rahim Gökçay, Gürcülerin Almanya’daki Sovyet karşıtı faaliyete diğer Kafkasyalılardan daha önce katıldıklarını ve bu yüzden savaş esirleri arasındaki çalışmanın inisiyatifinin onların ellerinde olduğunu bildiriyor. Bilhassa Doktor Magalov ve Profesör Nikuradze aktif olarak çalışıyorlar.  

Berlin’deki siyasi çevrelerde Nikuradze, doğu meselelerinde Rosenberg’in baş danışmanı sayılıyor. 

Beriya. 

 

Sovyet savaş esirleri


Devlet Savunma Komitesi (GKO), 30 Haziran 1941’de Yüksek Sovyet Prezidyumu, Halk Komiserleri Sovyeti ve BKP(b) MK ortak kararnamesiyle kuruldu. Komitenin başkanı Stalin, onun vekili Molotov, üyeleri ise Voroşilov, Malenkov ve Beriya idi. Komiteye üye olarak, 3 Şubat 1942’de Voznesenski (bu sırada Devlet Plan Komitesi başkanıydı) ve Mikoyan; 20 Şubat 1942’de Kaganoviç alındı; 16 Mayıs 1944’te Beriya başkan yardımcılığına atandı; 22 Kasım 1944’te Voroşilov’un yerine Bulganin getirildi. Savaş yıllarında bütün stratejik kararlar bu komite tarafından alınmıştır.  

Milli Şura ve “milli komite”ler. Almanya’da Reichssicherheitshauptamt (RSHA), 1941-1942 yıllarında Berlin’de, SSCB’den kopartılacak birlik cumhuriyetlerinde kukla rejimler kurmak için “milli komiteler” kurmaya başlamıştı. Bu “milli komiteler”e esir düşmüş Kızıl Ordu mensuplarını katmak ve bunları ülkelerine ihanet ederek (kimini istihbarat çalışması için, kimini propaganda ve yıkıcı faaliyetler için cephe gerisine yollayarak) Almanlar safında savaştırmak da başlıca hedeflerinden biriydi. Keza, “milli komite” mensupları arasında kadro faaliyeti de sürdürüyorlardı ve işgal halinde şimdiden işbirlikçi bir polis teşkilatı tesis ediyorlardı. Azerbaycan “milli şura”sı ise, Sovyetler Birliği dışındaki Azerbaycan burjuva muhalefetinin en örgütlü gücü durumundaydı. Bütün bu işlerin başını çeken, ünlü CIA devşirmesi, Wehrmacht’ın Fremde Heere Ost dairesinin başındaki Reinhard Gehlen’di. Toplam 176 tabur ve 38 bağımsız bölükten oluşan, mevcudu da 130.000 ile 150.000 arasında tahmin edilen bu birlikler 1943 başından itibaren Sovyet ordularına karşı kullanılmaya başlandı.

Mir Yakub Miraziz-oğlu Mehdiyev (1891-952), 1918’de Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin (28 Mayıs 1918-28 Nisan 1920) önde gelen isimlerinden biriydi. (Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ni büyük ölçüde Britanya işgal güçleri destekliyordu.) Bu cumhuriyetin yerini Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin almasından sonra başta Türkiye olmak üzere sürgünde yaşamaya başladı.

Hosrov-bek Sultanov (1879-1943), Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin ilk Savaş Bakanı. Britanya işgal güçlerinin güvenini kazanmıştı. Bu yıllarda Ermenilere karşı özellikle Karabağ’da yürütülen pogromların başında onun bulunduğu iddia edilmiştir. Azerbaycan’da Sovyet iktidarının tesisinden sonra kendisini “Karabağ Devrimci Komitesi”nin başı ilan etti ve Karabağ’ın Sovyet Azerbaycan'ı ile birleşmesi için sabırsızlandığını bildirerek Azerbaycan Devrimci Komitesi’nin başındaki Neriman Nerimanov’a tebriklerini gönderdi. Nerimanov ise bu oldubittiyi kabul etmeyerek “Sultanov Devrimci Komitesi”nin lağvedilmesi emrini verdi. Sultanov 22 Mayıs 1920’de tutuklandı; ancak devrim mahkemesinde yargılanırken Türkiye’ye kaçmayı başardı. Bununla birlikte Azerbaycan’da macerası bitmedi. Sovyet Azerbaycan'ının kuruluşundan sonra Karabağ’daki Şuşa Devrimci Komitesi’nin başına geçmeyi başardı. 1923’te tekrar Türkiye’ye kaçarak karşı-devrimci göçmenlere katıldı. II. Dünya Savaşı’nın başında Almanya’da tıp profesörü olarak çalışıyordu. 7 Ocak 1943’te İstanbul’da öldü.

Saidbek Şamil (Mehmed Said Şamil, 1901-1981), ünlü Şeyh Şamil’in torunu. 1920’de Dağıstan’a geldi ve buradaki milliyetçi ayaklanmada önemli rol oynadı. Ancak tam da bu dönemde Dağıstan’a geniş çaplı bir özerklik tanındığını hatırda tutalım. (Yalın H. Atatürk ile Lenin Arasında Bir Mektuplaşma [electronic resource] // Medya Günlüğü Haber. 2020.5 October.) (Dağıstan ve çevresindeki milliyetçi hareketin İslamcı kimliğinin ağır basmasının en temel nedeni, belki de, 18. yüzyıl sonunda Rusya egemenliğine girdiğinden beri onun dolaysız boyunduruğu altında bulunan bu ülkeye ciddi bir milliyetçi hareket olmaksızın özerklik verilmiş olmasıdır. Bir başka deyişle, milliyetçiliğin Dağıstan’da eksik kalan omurları dincilikle tamamlanmıştır.) Öyle görünüyor ki cumhuriyetin kuruluşundan sonra Türkiye’de kalmaktan pek hoşlanmadı ve 1926’da milliyetçi Pilsudski rejiminin Polonya’sına yerleşti. Bu sırada Varşova, Kafkas karşı-devrim göçmenlerinin merkezi durumundaydı ve daha 1926’da burada “Bağımsız Kafkas Komitesi” adlı gizli bir teşkilat kurulmuştu. II. Dünya Savaşı’nın başında (bir iddiaya göre, “Kemal Atatürk’ün inisiyatifiyle Türkiye vatandaşlığı ellerinden alınmış Kafkasyalı pek çok göçmenle birlikte”) Varşova’daydı. (Doğruluğunu sınayamayacağım bu iddia, Dağıstan milliyetçisi ve İslamcı “Ahulgo” dergisinin 17 Aralık 2008 tarihli 5. sayısında yer alıyor. 

Kafkas kökenli Sovyet kaçkını göçmenlerin, bilhassa da İslamcıların bu yıllarda Atatürk’ü “Bolşevik işbirlikçisi” olarak görmeleri dikkat çekicidir. Bu, 1925 dostluk ve tarafsızlık anlaşmasının bir sonucuydu; gerçekten de bu tarihten sonra, 1930’ların sonlarına kadar, İstanbul’da Sovyet karşıtı propaganda ve örgütlenme faaliyeti engelleniyordu. Bu dönemin sonu, daha önce başka bir vesileyle daha değindiğim gibi, Atatürk’ün öldüğü 10 Kasım 1938’e değilse bile, onun ertesi günü Tevfik Rüştü Aras’ın dışişleri bakanlığından alınmasına tarihlenebilir.) Şamil’in bir faşist işbirlikçisi olduğu çok açıktır; ancak İslamcı Kafkas milliyetçilerine göre “II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Kafkas göçmenleri arasında Almanların Bolşevikliğin işini bitirecekleri ve Kafkasların özgür olacağı ümitleri doğmuştu. … Almanya Dışişleri Bakanlığı, Said Şamil’i Berlin’e davet etti ve ona Kafkaslarda tam yetki önerdi. Ama Said Şamil, Hitler de dahil kiminle karşılaştıysa, hiçbiri onu Kafkaslarla ilgili planlarına kabul etmedi.” (Aynı yerde.) Bunun bir İslamcı-milliyetçi avuntusu olduğu çok açık. 1978’de, Türkiye’nin İslamcı-milliyetçiliğinde etkili bir rol oynayacak Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı’nı kurdu. Saidbek Şamil’in çifte vatandaşlığı (Türkiye ve Suudi Arabistan) vardı. Suudi vatandaşı olarak Rabıta için geniş çaplı faaliyet yürüttüğü de bilinir.

 

Mehmet Emin Resulzade

 

Mehmed Emin Resulzade (1884-1955). Musavat hareketinin liderlerinden biriydi. 1911-1913 arasında İstanbul’da yaşadı ve İttihatçılarla yakınlık kurdu. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin çökmesinden sonra tutuklandı. 1922’de Sovyet Azerbaycan'ı tarafından serbest bırakıldıktan sonra Türkiye’ye geldi; ancak diğer Kafkas sürgünleri gibi onun siyasi faaliyetleri de Türkiye’den ziyade Polonya, Almanya ve Romanya’daydı. Azerbaycan milliyetçileri arasında, tıpkı Dağıstan milliyetçilerinin Saidbek Şamil için ileri sürdükleri gibi, Rasul-Zade’nin yıldızının Almanlarla barışmadığı iddia edilerek işbirlikçilik yumuşatılır. Bunda ancak kısmen bir doğruluk payı vardır; gerçekte, Azerbaycanlı göçmenler arasında doğrudan doğruya faşistler de bulunduğu için, Resulzade’ye pek gerek kalmamıştır. 1947’de Türkiye’ye döndü ve 1949’da Ankara’da Azerbaycan Kültür Derneği’ni kurdu. Bu sırada SSCB’deki Halkların Hürriyeti Amerikan Komitesi (American Committee for Freedom for the Peoples of the USSR) ile yakın ilişki kurdu.  

Heydar Bamat (1889-1965), I. Dünya Savaşı sırasında Almanlar ve İttihatçı liderlerin Turan sevdasına tutulan Dağıstanlılardan. Bolşevik Devrimi’nden sonra kuzey Kafkasya’da Yusuf İzzet Paşa’nın komutasındaki birlikler içinde çarpıştı. 1921’de Paris’e kaçtı. Mason locasına katıldı. Afgan vatandaşlığı aldı ve 1938-1948 arasında Afganistan’ın İsviçre büyükelçiliğini yürüttü. Heydar Bamat, her ne kadar Almanlar tarafından çağrılı olsa da, yukarıda sayılan isimler arasında Alman siyasetine en uzak duran kişiydi.  

Rahim Gökçay ile ilgili bir bilgi bulamadım. Bunun, Sovyet casusları tarafından verilmiş bir kod isim olması da mümkün. Zira söz konusu istihbaratın doğrudan yahut dolaylı olarak ondan alındığı anlaşılıyor. Belki de Azerbaycan’ın Gökçay kazasından, Rahim adında, Türkiye’deki Azerbaycan göçmenleri arasında sözü geçen biriydi.  

Hüsnü Erkilet (1883-1958), “kudretli paşa” diye bilinirdi; dönemin en azılı faşistlerinden. Vedat Türkali’nin anıtsal ve TKP tarihi açısından belgesel eseri “Güven”i okuyanlar, Erkilet’in savaş yıllarında ne kadar etkili olduğunu hatırlayacaklardır. Aşağı yukarı yirmi yıl ordu hizmetinde bulunduktan sonra 1932’de emekliye ayrılmasında, Atatürk’ün baskısının rol oynadığını iddia edenler de vardır. Erkilet öylesine etkilidir ki, 1941-1942 yıllarında von Papen’le Türkiye’nin Almanya tarafından savaşa girmesi için görüşmeler yapmış, gene 1941’de Almanların özel davetlisi olarak Ali Fuad Erden ile birlikte faşistlerin doğu cephesini ziyaret etmiştir. Ziyaret sırasında görevli olan Albay Richard von Werder, hadiseyi, 1947’de savaş esiriyken Sovyet Hükümeti’ne gönderdiği bir mektupta ayrıntılı bir şekilde anlatır. (2 Nisan 1947 tarihli bu mektup için, bak. Марковчин В.В. В судорожных поисках союзников: Гитлер и Турция // Журнал российских и восточноевропейских исторических исследований. 2019. т. 18, № 3.) Werder, mektubunun başında belirttiğine göre, basında çıkan, Truman’ın Türkiye’ye 150 milyon dolar yardım için Kongre’den izin istediği haberleri üzerine yazmıştır bunu; zira bu yardım girişimi, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’nda Almanya’ya desteğine dair tartışmalar doğurmuştur. Bu metni ilk fırsatta çevireceğim; ancak şunun altını çizmek gerek: Erkilet ve Erden, doğu cephesini yalnız başlarına ziyaret etmemişlerdi; onlara Türkiye’nin Bükreş’teki askeri ataşesinden başka Genelkurmay’dan bir grup subay da eşlik ediyordu. Dolayısıyla bunun kişisel bir davet değil bir hükümet heyeti olduğu açıktı. Bunlar, 15 Ekim günü Ukrayna’nın Askaniya-Nova kasabasındaki Alman karargâhına gelmeden önce Odessa ve Nikolayev’i de teftiş etmişlerdi. Onlara eşlik eden Almanların Bükreş askeri ataşesi Binbaşı Braun, ziyaretçiler Alman ordusunun gücüne ikna olurlarsa “belki de Türkiye’nin kendisi için risk görmeden Sovyetler Birliği’ne karşı savaşa girebileceğini” söylemişti. Ertesi gün General von Manstein ziyaretçilere eşlik ederek cephe hattını gezdirdi. Heyet burada zorla çalıştırılan Sovyet savaş esirlerini de teftiş etti. 17 veya 18 Ekim’de heyete ziyafet çekildi, karşılıklı konuşmalar yapıldı. Erkilet burada, I. Dünya Savaşı’ndan bahsetti, von Holtz ve von Sanders’i andı. Alman ve Romanya ordularının Rusya’ya karşı başarılarını methetti ve Sovyetler Birliği’nin bir an önce yenilgisini diledi. Heyetin gezisi bundan sonra da devam etti. Cumhuriyet’te de yazan Hüsnü Erkilet, dönemin en ateşli Alman âşıklarından biriydi; Sovyetler Birliği’nde çok yakından takip edilen Turancı-faşist Çınaraltı’nda da yazıları yayınlanıyordu. (Çınaraltı, faşist örgütlenmenin çatısını teşkil ediyordu. Daha sonra sık sık karşılaşacağımız pek çok ünlü sima, bu faşist Nazi hayranları arasından çıkmıştır.) Gehlen örgütü ile ilgili ciddi bir makalenin sahibi olan Emir Öngüner’in, 1970’li ve 1980’li yıllar boyunca MİT’in Sovyetler Birliği’ne karşı faaliyetlerinde önemli rol oynayan, adı MHP iddianamesinde MİT-MHP ve Alman istihbaratı arasında bağ kurduğu ve ülkücü katillerin Almanya’ya kaçırılıp korunmasını sağladığı iddiasıyla geçen, şu anda da FETÖ üyesi olarak cezaevinde tutulduğu iddia edilen Enver Altaylı’nın yazdıklarına dayanarak ifade ettiğine bakılırsa, Sovyetlere karşı Müslüman lejyonlar kurma fikrini Almanlara telkin edenler Ali Fuad Eden ve Hüsnü Erkilet’ti. (Öngüner E. Reinhard Gehlen ve Örgütü. Sovyet Türklerini Stalin’in Zulmüne İten Nazi Generali Amerika’ya Nasıl Hizmet Etti? P. 6.)  

Nuri Paşa (Nuri Killigil, 1889-1949) ile ilgili pek çok kaynak var; ancak bunlardan birisi özel bir önem taşıyor. Bu, Uğur Mumcu’nun “40’ların Cadı Kazanı” adlı son derece önemli eseridir. İlgilenen okurun, hem Erkilet hem de bilhassa Nuri Paşa ile ilgili olarak bu çalışmayı incelemesini öneririm. Enver’in kardeşi, eski “İslam Orduları Komutanı”, çekirdekten antikomünist ve tam bir Alman muhibbi olan Nuri Paşa’nın hayatı, Atatürk’ün hükümetleriyle ilişkilerinden sürgünlerin geri dönmesi kararına, Alman nüfuzunun yükselmesinden çöküşüne, Orta Doğu’daki gelişmelere kadar, yakın tarihin pek çok olayına da tanıklık eder.  

Hazal Yalın. Çoğunluğu klasik Rus edebiyatından kırktan fazla çevirisi var. Aralarında Tolstoy, Dostoyevski, Saltıkov-Şçedrin, Gogol, Turgenyev, Puşkin, Zamyatin, Kuprin, Gonçarov, Leskov, Grin, Zoşçenko, Strugatski Kardeşler gibi yazarların bulunduğu çeviriler, Kırmızı Kedi, Kitap, İthaki, Helikopter, Remzi gibi yayınevlerinde yayınlanıyor. Güncel makaleleri genellikle Yakın Doğu Haber’de (ydh.com.tr) yayınlanıyor. @Hazal_Yalin

Manşet fotoğrafı: Türk-Alman Dostluk ve Saldırmazlık Paktı imza töreni-1941.

Etiketler:  Hazal Yalın