Anıların dumanıyla...

Anıların dumanıyla...

15 Ekim 2019 Salı  |   Köşe Yazıları

İki üç hafta önce Türkiye ve Rusya gündemine düşen sigara yasaklarıyla ilgili haberleri bizim iş yerinde konuşmaya hala devam ediyoruz. Yulia, Serkan’ın damarına basmak için: “Vah canım, yazık sana! Demek sizin memlekette artık kendi arabanın içinde bile sigara içmek yasak öyle mi?” diye takıldı. 

Serkan’ın kızdığı kaşlarının çatılmasından hemen anlaşılıyordu. Yulia, bunu hissettiği için inadına konuşmaya devam ediyordu; ama Serkan, onun söylediklerine aldırmadan bana döndü: 

“Tamam abi, sigara çok zararlı, ölümcül bir şey anladık da kendi özel arabasında içen insanlara da ceza kesmek ne demek? Özel araba eşittir özel alan. D’il mi yani? Kime ne yahu?” diye isyan etti. 

Ben de Serkan’a hayret ettim. Politikaymış, hak ve özgürlüklermiş, falan gibi konularla pek ilgilenmeyen sevgili iş arkadaşım birden “özel alan”dan bahsetmeye başlamıştı. 

Boynumu büktüm, “Bilmem, düşünmek lazım,” dedim. 

Hayatında dudağına hiç sigara değdirmemiş birisi olarak, senelerce, gençliğinde, öğrenciliğinde kamusal alanlarda, duman altı kantinlerde, kahvehanelerde o pis havayı solumak zorunda kalmıştım. Ha, bir de askerdeyken sigara içmediğim halde “mıntıka temizliği”nde bize yerdeki sigara izmaritlerini toplatmışlardı, çok zoruma gitmişti.  

Araçların içinde yalnızca sürücülerin değil, yolcuların da sigara içmesinin yasaklanacağının açıklanması ve sonrasında özel aracında sigara içen sürücülere yönelik kesilen cezalar Türkiye’de gerçekten büyük tartışma yaratmıştı. 

Aslında bu gelişmelere seviniyordum, ancak şimdi bunu söylesem siniri tepesinde olan Serkan’ı daha da kızdırabilirdim.  

Serkan, konuyu uzattıkça uzatıyordu: 

“Hukukçulara bir sorum var, özel aracında bir insanın tek başınayken, sigara içmesini yasaklamanın kanuni dayanağı nedir? Aradım aradım bulamadım da ben?” 

Yulia, o anlattıkça keyifle kıkır kıkır gülüyordu. 

“Abi, adamın biri oturmuş şoför mahallinde, elinde 30-40 cm uzunluğunda 2 tane plastik boru, boruları arabanın camından dışarı çıkarmış, birinin ucuna da sigara takmış, borunun birinden bir nefes çekiyor, diğer borudan dumanı araç dışına tahliye ediyor. Kendince arabada sigara yasağına karşı önlem almış. Türk insanı bazen mizahta sınırları zorluyor vallahi.” 

*** 
Bir iki gün sonra Rusya’da basında yer alan ve tüm dünya basınına yansıyan “balkonda sigara yasağı” haberleri çıkınca dalga geçme sırası Serkan’a geldi, bu seferde Yulia’nın suratı asıldı. 

“Vah vah Yulia’cık! Demek artık balkonda da sigara içemeyeceksin.” 

Ancak daha sonra bir düzeltme yapıldı, “balkonda sigara yasağı” haberleriyle ilgili resmi bir açıklama geldi. Olağanüstü Haller Bakanlığı, yeni yasal düzenlemenin balkonda sigara içmeyi yasaklamadığını, ancak "yangın tehlikesi yaratacak durumlardan kaçınılması gerektiğini" duyurdu. 

İgor da Serkan ile Yulia’nın birbirini kızdırma yarışına dahil oldu. Çok severdi bu tür konularda araya girmeyi. Yulia’ya : 

“Sağlıklı olayım diye goji berry’lerin, nefes kurslarının, pilates kasetlerinin, çörek otu özlerinin peşinde koşup duruyorsun, ama elinde sigara! Sence bir çelişki yok mu?” diye sordu. 

Ben de dayanamadım, “Arkadaş aklınızdan zorunuz mu var sizin? İçmeyin şu zıkkımı! İçmeyin dedim! Bitti!” diye ortaya konuştum. 

Hayatının hiçbir evresinde sigara içmemiş biri olarak onların durumunu anlamam mümkün değil tabii ki, ama dileğim sigara alışkanlığının tümüyle sona ermesi. 

Ama yasaklara gerek olmadan. Zira yasaklar bana hiç sempatik gelmiyor. 

Aslında bunlar beni çok ilgilendiren konular değil, ama değişim şaşırtıyor.  

Eskiden Moskova’da restoran girişlerinde “Sigara içiyor musunuz yoksa içmiyor musunuz?” diye sorarlardı: 

“Курящие или некурящие?” ( Kuryaşiye ili nikuryaşiye?) 

Diyelim ki “İçmiyorum,” diye cevap veriyordunuz, sizi alıp bir masaya götürüp oturtuyorlardı. Biraz kendinize gelip etrafınıza baktığınızda bir metre yanınızdaki masa oturan birilerinin sigara içtiğini görüyordunuz. Efendim orası sigara içenlerin bölgesiymiş… 

N’oldu, yani şimdi!?” diye söyleniyordunuz. 

Böyle bir zaman geçti; kurallar daha katılaştı, kapalı yerlerde sigara içmek tümüyle imkansız hale geldi. 

Rusya'da sigara yasağı Avrupa ülkelerinden, bu arada Türkiye'den geç uygulamaya konulmuştu. Ancak 2013 yılında başlayan toplu yerlerde sigara içme yasağı aşama aşama yaygınlaştı. 

Bazen iş yerlerinin önünden geçerken kapının önünde soğuk havada sigara içen kızları görüyorum, üzülüyorum. 

Rusya, bazı konularda çok geriden gelip, öne geçiyor.  

1. Petro, 1710 yılında halkının Avrupalılara benzemesi için içki, sigara, kahve içmelerini önermiş.  

Nereden nereye... 

En taze haberse Rusya’da, küçük yaşta sigara içen çocukların ebeveynlerine ceza verilmesini öngören yeni bir yasa tasarısı. 

Bu kötü alışkanlık tam dört asır önce başlamış. Kolomb, 1492'de Amerika kıtasına ayak bastıktan sonra keşif için Küba'nın iç kısımlarına gönderdiği mürettebatı ilk defa tütün içen insanlarla karşılaşmış. Amerika kıtasının keşfinden sonra tütün birçok yeni ürünle birlikte pek matahmış gibi “yeni dünya”dan “eski dünya”ya yayılmış. 

*** 

Bu kadar sigara muhabbeti yaptıktan sonra Serkan, geçen ay İstanbul’a bir fuar için gittiğinde yaşadığı olayı anlatmaya başladı: 

İstanbul’da fuar dönüşünde,  hiç ummadığım bir anda çok eski bir arkadaşıma rastladım. 

Arkadaşım dedim, ama onu arkadaştan saymak doğru muydu bilmiyorum. Zira okul yıllarından tanıyordum, ama öyle pek fazla yakınlığımız olmamıştı. Ayrıca iyi de ayrılmamıştık. Tuhaf bir sebepten kavga etmiştik.  

Bazen oluyor böyle şeyler, sudan bir bahaneyle birileriyle kapışıyorsun. Bir laf, arkasından bir küfür, bir yumruk… Peki, ya sebep? Ortada ciddi bir şey yok. 

Ortaokulda yatılıydım; top oynamış, yorulmuş, lök gibi terlemiştim. Hatırladığım kadarıyla da bizim takım yenilmişti. Bahçedeki musluğun altında olabildiği kadar elimi, yüzümü, vücudumu yıkadım; yatakhaneye geldim. Niyetim ranzama kendimi atıp, iyi bir uyku çekmekti. Ayrıca ertesi gün bir sınavım vardı ve dinlenmeliydim. 

Daha başımı yastığa yeni koymuştum ki koridorda bir gürültü. 

Gürültünün sebebi bizim odanın yanında kalan bir çocuk.  

Aynı sınıftan değildik. Adını bile bilmiyordum, fazla samimiyetimiz yoktu.  

Muhtemelen ertesi gün sınavdan sonra bizim sınıfla yapacakları maça hazırlanmak için zulaladığı bir futbol topuna vurup duruyor, duvarla paslaşıyordu. 

Gürültü neyse de ortalık toz duman içinde kalmıştı.  

Dayanamadım, uyardım. 

“Oynama,” dedim. “Biz burada oynuyor muyuz? Bak ben de dışarıda oynadım geldim.”  

Özür dileyeceğine saldırgan bir tavırla “Konuşma lan!” dedi.  

“Ne diyorsun lan sen?!” deyince de yumruklarını sıkıp üstüme yürüdü.  

Çok kızmıştım.  

Beni fena halde tahrik etmişti; sinirim tepeme çıkmıştı. Çenesi budur deyip yumruğumu salladım; gırtlağına gelmiş, iki büklüm olup tekli bir yatağın üstüne serildi.  

Nefesi normale dönünce, daha dersini almamış olacak ki, oturduğu yerden hakaretler yağdırmaya devam etti.  

Ayağa kalkmadığı için vuramıyordum,  ama o konuşuyor da konuşuyordu.  

“Ayağa kalk,” diyorum, kalkmıyor. 

Vuramıyordum, zira benim dövüş ahlakıma göre yatana vurmak doğru değildi.  

“Kalk!” diye üsteledim kalkmadı. Güya kavga etmek istemiyormuş. Öyle dedi. 

Bir ara çok berbat bir laf daha edince dayanamayıp şamarı yapıştırdım.  

Meğer canı onu çekermiş. Birden sesi soluğu kesildi, kuyruğunu kıstırıp yatakhaneyi terk etti. 

Ertesi gün sınıf maçında karşılaştık. Hiç yüzüme bakmadı. Maç boyunca da benim oynadığım alana hiç girmedi. Karşı karşıya gelmeden maç bitti.  

Böylesi de daha iyi oldu galiba; yoksa bir punduna getirip geçemeyen hırsımla sakatlayacaktım. 

Daha sonra okulda pek karşılaşmadık. Karşılaştıysak da hep uzaktan uzaktan geçti. Birbirimizi görmezden geldik. 

O mezun oldu, ben mezun oldum. Seneler geçti, sonrasında da hiç karşılaşmadık, birbirimizi hiç görmedik. 

İşin tuhaf tarafı adını bile öğrenmemiştim. Bendeki de ne meraksızlık değil mi? İnsan onu tanıyan bir başka arkadaşına sorar en azından. 

Neyse, İstanbul’da fuar çıkışında otele gidiyordum. Banliyö trenine bindim. Vagonlar hıncahınç doluydu. Bu saatlerde hep öyle olurdu. Üstüne üstlük o gün hava çok sıcaktı. Vagonun içindeki herkes bayılma derecesinde bunalmıştı.  

Herifin biri kalabalığı yara yara kapıdan kendini içeri atar atmaz cebinden çıkardığı purosunu yaktı.  

Bilen bilir, berbat kokar. İğrenç kokusu yetmezmiş gibi ortalığı duman bastı. 

Yaşlı bir adam “sigara içilmez” levhasını işaret ederek: 

“Evladım, burada sigara içmen doğru değil,” dedi. 

“Babalık, bu sigara değil, puro,” diyerek sırıttı, sonra da adamcağızı iyice azarladı. 

Hakaret dolu sözlerini “İşine bak moruk,” diye noktaladı. 

Öyle ya adama neydi, o kendi işine bakmalı, üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokmamalıydı.  

Birkaç kişi daha uyaracak oldu, ama herif kabadayılık edip onları da susturdu.  

Rica filan kar etmedi. Arsızın önde gideniydi. 

Kokudan ve dumandan rahatsız olanlar, birbirlerini itekleyerek adamdan uzağa gitmeye çalıştılar. 

Vagondaki manzara aynen şöyleydi: Herif bir tarafta tek başına ve epeyce bir alanı dumana boğmuş olarak keyifle purosunu tüttürürken, diğerleri üst üste yığılmış, boğulacak durumdaydı. 

Hiç umurunda değildi.  

Derken o kalabalığın içinden gençten, iri yarı biri dayanamayıp, gür sesiyle “Söndür ulan sigaranı, zübük!” diye bağırıverince bizim herif, anında purosunu yere atıp, ayağıyla söndürdü, "Şöyle söylesenize abi ya," dedi. 

Bu defa herkes gülüşmeye başladı. Herifin durumu çok komikti. 

Adama daha dikkatli baktım.  

Aaaa! Bu, oydu.  

Hiç değişmemiş diyeceğim, ama yaşlanmıştı haliyle. Ben de öyle değil miydim sanki?  

Saçlarında kırlar vardı. Pis bir bıyık bırakmıştı. Briyantinli saçlarını arkaya doğru tarayıp yapıştırmıştı. Kılık kıyafet, yakıştırdığı renkler… Uğraşsan bu kadar züppe bir tip yaratamazsın. 

Kalabalık arasından kendime yol açıp yanına yaklaştım. Omuzuna elimi koydum. İrkilerek arkasını döndü. 

“N’aber?” dedim. 

Gözlerini kısıp, yüzüme iyice baktı; sonra tanıdı. 

“Vay mirim, nasılsın? Kaç sene oldu, hiç görüşemedik,” diyerek sarıldı. Çok sevdiği eski bir arkadaşına rastlamanın coşkusuyla yanaklarımdan öptü. Laf olsun diye söylediği aşikar beylik iltifatı eklemeden edemedi:  

“Yahu, hiç değişmemişsin.” 

“Sen de,” dedim.