Anakronizm ya da tarih hatası mı?

Anakronizm ya da tarih hatası mı?

19 Mart 2020 Perşembe  |   Köşe Yazıları

Anakronizm ya da tarih hatası; toplumsal, siyasal bir olgunun tarihin olağan seyrine ve şartlarına göre zamansal açıdan açıkça aykırılık oluşturması ve ters düşmesini yani başka bir deyişle tarih içinde yerini şaşırmasını ifade eden bir kavramdır. 

Türkiye’nin, Osmanlı İmparatorluğu’nun giriştiği Tanzimat reformlarını başlangıç kabul edersek, yaklaşık iki yüz yıl önce başladığı modernleşme, çağdaşlaşma ve bu çerçeve de Anayasa’ya dayanan demokratik bir siyasal sistem ve hukukun üstünlüğü anlayışının egemen olduğu  bir hukuk devleti olma çabalarına ve bu çabaların Cumhuriyet’le birlikte, uzun yıllar boyunca yoğunluğunun arttırılarak sürdürülmesine rağmen, ülkemizin bugün geldiği nokta itibarıyla, siyasal sistemini oturtamamış, yönetemeyen çarpık bir demokrasi oluşu, hukuk devleti olma hedefinin çok uzağında bulunması ve dolayısıyla toplumsal açıdan da oldukça bunalımlı bir görünüm sergilemesi bir anakronizm midir? Yani ülkemiz bugün tarih içinde yerini mi şaşırmıştır yoksa toplumsal, siyasal ve hukuksal alt yapımız kısaca tüm tarihsel gerçekliğimiz itibarıyla bu yaşadığımız şartlar normal midir?

Tarihin döngüsel olduğunu, belli dönemlerde kendini tekrar ettiğini, yani toplumların belli durumları tekrar tekrar yaşadıklarını, kısaca tarihin tekerrürden ibaret olduğunu savunan döngüsel tarih anlayışının aksine benim de doğru bulduğum ve katıldığım çizgisel tarih görüşüne göre; tarih çizgi şeklinde sürekli ileriye doğru hareket etmekte, toplumlar sürekli değişmekte ve aslında ilerlemektedirler. 

Çizgisel tarih anlayışı çerçevesinde, toplumumuzun siyasal ve sosyal geçmişine ve dolayısıyla tarihin bir fonksiyonu olan bugünkü durumumuza bakar, geçmişi ve  bugünü birlikte değerlendirirsek, yaşadığımız bugünkü sorunlarımızın, bazılarımızı çoğu zaman umutsuzluğa ve karamsarlığa sevk eden yaşadığımız olayların aslında normal ve tarihsel akış içerisinde olağan olduğunu görmekteyiz. 

Bugün sürekli tartıştığımız ve eksikliğini duyduğumuz; demokratik devlet ve toplum yapısı, hukukun üstünlüğüne ve egemenliğine dayanan hukuk devleti, bireysel ve toplu özgürlükler ve haklar işte bütün bu kurum ve kurallar, toplumun olağan gelişme çizgisi içinde ortaya çıkmadığı, toplumun bütün bunlara sahip olabilmek için gerekli mücadeleleri vermediği ve dolayısıyla bedelini ödemediği, toplum tarafından yeterince denenmediği, içselleştirilmediği ve özümsenmediği bilakis bütün bu kurum ve kuralların, yönetici seçkinlerin tarihi hızlandırmaya dönük adımları ve toplum mühendisliği çerçevesinde halka şekil vermeye çalışan tutumları neticesinde ve bir lütuf olarak topluma empoze edilmeye çalışıldığı içindir ki, istenilen sonuçlar alınamamıştır. Dolayısıyla tartışmalar bütün hararetiyle sürmekte ve sorunlar bütün yakıcılığıyla önümüzde durmaktadırlar. 

Sonuç olarak; çizgisel tarih anlayışının tarihin bir çizgi şeklinde geliştiği, değişimin sürekli olduğu, belli dönemlerde düşüş ve geriye doğru gidiş olarak görülebilecek olaylar yaşanmasına rağmen son kertede ve uzun vadede toplumların aslında ilerledikleri ve siyasal, hukuksal ve ekonomik yapılarının sürekli geliştiği şeklindeki önermesini, ülkemizin yukarıda bahsettiğimiz tüm bu gerçekliğiyle birlikte düşünürsek, bugün yaşadığımız durumun bir tarih hatası ya da anakronizm yani tarih içinde yerimizi şaşırma olmadığını, tarihsel seyir içerisinde toplumsal dinamiklerimizin ortaya çıkardığı olağan durumlar ve süreçler olduğunu söyleyebiliriz kanımca. 

İnan Özbek