Akan kum taneleri gibi insanlar....

Akan kum taneleri gibi insanlar....

24 Ağustos 2019 Cumartesi  |   Köşe Yazıları

Akan kum taneleri gibi insanlar, her akan bir kum tanesi, her geçen bir insan, geçen zamanı, giden anları gösteriyor adeta. Sokaktakiler iki boğum, bir boyun bir camın içerisine hapsolmuş, aşağı yukarı aktıklarından haberdar olmadan, yüzlerinde akan zamanın izlerini taşıyarak ilerliyorlar. 
    
Ben ise bir elimde kahvem, bir elimde kalemim ve önümde defterimle bu insan yüzleri arasında kendime kelimeler seçmeye çalışıyorum. Kelimeler seçmeye çalıştıkça o yüzler bulanıklaşıyor, kayboluyorlar. Zamanın rüzgarının savurduğu kum taneleri suratıma çarptıkça, gözlerime kaçtıkça kısıyorum gözlerimi. Gözlerim artık açılamayacak kadar kısılıyorlar. Bir de açmışım ki önümden geçen kum gibi insanların yerini bir bantta dönen valizler almış ve ben yaklaşık 2000 km uzakta valizimi bekliyorum, içerisinde biraz İstanbul havası kalmış olan valizimi, açtığımda eve biraz İstanbul getirecek olan valizi. 
    
Valizi açıyorum, eve geldiğimde. Valizin içerisinden çıkan hava beni birkaç saat önce inmiş olduğum uçağa geri koyuyor, birkaç saat önce el salladığım aileme sarıltıyor, birkaç saat önce damgalanan pasaportun o sayfasından mürekkebi siliyor. Zaman yolculuğunun basitliği karşısında eriyen ben, bir anda denizime düşen bir damlanın yarattığı dalgalanma ile uzaklara taşınıyorum. Valizden salıverilen havanın beni kilometrelerce, saatlerce uzaklara götürmesine izin veriyorum.
    
Denizime düşen bütün damlalara bakıyorum, sağanak yağmura dönmüş olaylar zinciri içerisinde durmaksızın artan su seviyesi ile anılar denizinde boğulan basit bir kara canlısı olarak kendime yer edinmeye çalışıyorum. Ne bulunduğum yerde oluyorum ne de o an hissettiğim yerde. Yalnızca suyun içerisinde debeleniyorum, boğulmamaya çalışan bir kara canlısı olarak. Aslında bilmiyorum ki boğulmamaya çalıştıkça daha da boğuluyorum. 
    
Bir balık görüyorum tam o anda. 
    
"Hey! Suyun içerisinde nasıl nefes alıyorsun? Suda olmak nasıl bir şey?" diyorum.
    
"Suda olmak mı? Suyun içerisinde nefes almak mı?" diyor bana balık. 
    
Farkında değil hep suyun içerisinde olduğunun. Nasıl olabilir ki? Suyun dışında olmamış ki hiç. Ben ise suyun dışarısını gördüm bir kere. Bu anı denizinden soyutlandığım bir saniye mevcut. O bir saniye belki de başıma gelen en kötü farkındalık, en büyük yara. Çünkü artık ne suyun içindeyim ne de dışında.
    
Tam balığın bu cevabını düşünürken bir anda sular çekiliyor. Bir labirent beliriyor suların altında ve sular çekilip iyice ortadan kaybolunca kendimi bu labirentin ortasında buluyorum. Labirent karanlık, duvarları göz alabildiğince uzanıyor. Labirentte, kendimce iyi olduğunu düşündüğüm dönüşler yapıyorum. Kendimce yol bulmaya çalışıyorum, burnuma gelen peynir kokusu ile ilerliyorum ve bir yandan da kendime soruyorum : 
    
"Nereye gidiyorum ben? Ne var sonunda bu labirentin?"
    
Sanki labirentin sonu varmış gibi davranıyorum, fakat labirentin bir sonu olmadığının farkında değilim. Sadece labirentte ilerlemek benim o an isteğim, bana umut veren şey de bu ilerleme zaten. İlerlemeyi bıraktığımda labirentten çıkamayacağım kesin, fakat sürekli hareket halinde kalırsam eğer belki bir yerden doğru bir dönüş yaparım da arkamda kalır bu devasa duvarlar düşüncesi ilerliyorum.
.
.

    
Bir anda gözlerimi açtım, karşımda yarısı boşalmış valizim duruyordu. Paris'teki evime girmiş, valizimdeki eşyaların yarısını yerleştirene kadar soluduğum İstanbul havası ile denizlerde boğulmuş, felsefe labirentlerinde çıkışı olmayan yollara dalmıştım, fakat burnuma artık bu özlem kokusunun gelmeyişi beni kendime getirmişti. Elimdekileri bıraktım ve evime baktım. Evim bıraktığım gibiydi. Burada da aynen biraz önce beni yolculuğa çıkaran valizim gibi başka yolculuklar vardı. Masada bıraktığım bir kalem, televizyonun önündeki birkaç bozuk para, yatağın üzerinde bir pantolon. Bunların hepsi başka bir zaman tüneliydi, hepsini koyduğum ana ait kalan eşyalar. 
    
Aklım biraz önce boğulmakta olduğum denize gitti yine. O denizin aslında ne denli güzel bir benzetme, ne denli derin bir ruh çalkantısı olduğunu anladım. Yaptığım ve dokunduğum her şeyin kendi içimdeki denizi nasıl bir okyanusa ve o ufak dalgaları nasıl devasa tsunamilere çevirdiğini anladım. Her şey bende bir iz bırakıyordu. En çok da bu arada kalmaktı izleri bırakan. Ne İstanbul'da olabilmek ne de Paris'te. Bir valizden çıkacak olan havaya heyecan duymak veya döndüğümde bulmak isteyeceğim birkaç bozuk parayı cebimden çıkarıp geride bırakmak. 
    
Anladım ki o kum saatine hapsolmuş dediğim insanlardan biriydim ben de. Tek farkla, o kum saatini bir kere tanımıştım. Bir kere biliyordum o cam kırılırsa kumların nereye akacağını fakat aktıkları yeri beğenmemiş olacağım ki geri girdim içerisine, kendime küçük zaman tünelleri bırakıyorum şimdi. Kimisi beni Paris'ten İstanbula götürsün diye, kimisi Paris'e sabitlesin diye, kimisi de İstanbul'dan Paris'e götürsün diye. İstanbul'a ise sabitlenmek için bir mekanizmaya ihtiyaç duymuyorum. Çünkü orayı bir valizin içerisinde çıkan havanın burnuma on saniyelik dokunuşunda bile ciğerlerimin en derinine kadar yaşayabiliyorum. 

Not: Bu yazı Medya Günlüğü'nde daha önce yayınlanmıştır.