ABD seçimleri ve Türkiye’ye olası etkileri

ABD seçimleri ve Türkiye’ye olası etkileri

2 Eylül 2020 Çarşamba  |   Günlük

Prof. Dr. Uğur Özgöker

ABD’de seçim sistemi, siyasi temsil sistemi, siyasal partiler sistemi demokrasinin gereği olarak çok partili sistem olmasına karşın; 250 seneden beri oluşan siyasi teamüller uygulamada 2 partili sistem olarak tezahür etmiştir. 

Hukuken ABD’de birçok siyasi parti varken; fiilen 2 büyük parti siyasi hayatı ve siyasi kurumları ve siyasal davranışları oluşturmakta ve yönetmektedir. Bu siyasi partilerden birincisi şimdiki Başkan Donald Trump’ın partisi olan genel olarak siyaset biliminde “sağ” kavramıyla tanımlayabileceğimiz Cumhuriyetçi Parti; diğeri ise bir önceki başkan Barak Obama’nın partisi, kısaca “sol” olarak siyaset bilimi kavramı ile tanımlayabileceğimiz Demokrat Parti’dir. Bu 2 partinin dışında birçok siyasi parti mevcut olsa da seçimlerde bir varlık gösterecek oyu alamamakta, Kongrede temsil edilememektedir. 

Demokrat Parti genel olarak Türkiye’de CHP’nin yapısına benzemekte, seçmen tabanı da CHP seçmen tabanına benzer özellikler göstermektedir. Demokrat Parti Okyanus kıyılarından yani West Coast ve Esat Coast eyaletlerinde oy almakta; seçmen tabanı iyi ve yüksek eğitimli, büyük şehirlerde ve metropollerde yaşayan "beyaz yakalı" olarak adlandırılan orta ve üst düzey yöneticilerden oluşan üretim araçlarına sahip olmayan eğitim, yetenek ve emekleriyle ücretli olarak çalışarak hayatlarını idame eden kentli zümreden oluşmaktadır.

Buna karşılık Cumhuriyetçi Parti Türkiye’deki geçmişteki Terakkiperver Cumhuriyet Partisi-Serbest Fırka-Demokrat Parti-Adalet Partisi-Anavatan Partisi-Doğru Yol Partisi ve bugünkü AK Parti yapısına benzemekte ve seçmen tabanı da buna paralellik arz etmektedir. Cumhuriyetçi Parti  daha çok ABD’nin okyanuslara kıyısı olmayan orta ve güney eyaletlerinden, eğitim düzeyi daha düşük Amerikan vatandaşlarından, büyük çiftçi, sermaye sahibi işletmeci, kendi nam ve hesabına çalışan serbest meslek sahibi, esnaf-tüccar-iş adamları ile büyük medya, banka-sigorta gibi finans kuruluşu, sanayi kuruluşları ile holding sahip ve ortaklarından oluşmaktadır. 

İç politikada Demokratlar federal bütçenin büyük kısmının eğitim-sağlık-ulaşım-barınma gibi Amerikan halkının sosyal ve kültürel ihtiyaçları için harcanmasını savunurken; Cumhuriyetçiler minimal devlet anlayışı ile sanayici, banker ve holding sahipleri gibi işverenlerden daha az vergi alınması ve zengin yatırımcıların sermaye birikimlerinin ve karlarının artırılması böylece daha çok yatırım yapmaları, Amerika’nın üretim miktarı ve dünyadaki ekonomik üstünlüğünün pekiştirilmesi taraftarıdırlar. Fakir halka zengin Amerikan vergi mükelleflerinin parasının verilmesine karşıdırlar. Demokratlarca ileri sürülen vergi oranlarının artırılması ve vergi kaynaklarının çeşitlenip geliştirilmesi fikirlerine kesinlikle karşıdırlar. Bu durumun zenginlerin yatırım yapmaktan kaçınmasına ve servetlerini yurt dışına kaçıracaklarına neden olacağını iddia etmektedirler. 

"Sosyal transfer" denilen bütçenin az gelirli Amerikan halkına bedava eğitim, sağlık, ulaşım ve kültür hizmeti olarak harcanmasına liberal iktisadi sisteme aykırı olduğu için karşı çıkmaktadırlar. ABD’de devletin iktisadi faaliyetteki payının sadece % 2 olduğu ve ekonominin tamamen özel sektör tarafında idare edildiği göz önüne alınırsa Cumhuriyetçi Parti’nin 2. Dünya Savaşından sonra Demokrat Parti’ye karşı iktisadi dalgalanmalar ve küresel kriz dönemleri hariç sürekli başarı sağlamasının nedeni açıkça ortaya çıkmaktadır. Keza aynı durum Türkiye’de de paralellik göstermektedir. 1946’da 2. Dünya Savaşından sonra çok partili döneme geçilmesinden bu yana 1977’de % 43'lük CHP galibiyeti dışında bütün seçimleri Demokrat Parti-Adalet Partisi-Anavatan Partisi-Doğru Yol Partisi ve AK Parti gibi sağ partiler kazanmışlardır. CHP’nin 1977 seçimlerindeki başarısının altında da Kıbrıs Zaferi başarısı yatmaktadır. 

İç politikadaki bu yapılanmanın yanı sıra dış politikada Demokrat Parti, ABD bütçesi ve mali kaynaklarının Amerikan vatandaşlarına harcanması; ABD’nin Irak, Afganistan, Bosna, Yemen, Libya gibi ülkelere askeri müdahaleler yapmaması; Vietnam felaketinin bir daha yaşanmaması için ABD’nin dünyanın jandarmalığı görevini bırakıp iç işlerine dönmesi ve bütün enerjisi ve kaynaklarının ABD içinde harcanması taraftarıdır. Cumhuriyetçiler için Pax-Amerikana (Yani Amerikan Barışı Amerikan karşıtlarının ironik ve aşağılayıcı söylemiyle Amerikan İmparatorluğu) söylemine uygun olarak dünyanın neresinde ABD’nin çıkarlarına aykırı veya potansiyel olarak ileride aykırı olacak oluşumlar, hareketler varsa derhal onları siyasi, askeri ve psikolojik harp taktikleri ile bertaraf etmek; o yapıların yerine kendi emirlerini dinleyen, kendine bağlı yönetimleri işbaşına getirmek olmuştur. Cumhuriyetçiler bu amaçlarını gerçekleştirmek için Amerikan vatandaşlarının 100 milyarlarca dolarını Rusya, İran, Kuzey Kore, Libya, Yemen gibi yerlerde harcamakta tereddüt etmemişlerdir. 

Amerikan siyasi partilerinin dine bakış açıları ve dini siyasette kullanmaları hususunda ise Demokratlar, dini değerlere fazla atıfta bulunmayan laik bir yapıya sahipken, Cumhuriyetçiler ise yeni ahit yani İncili temel alan Protestan ve Katolik Hristiyan ve Yahudilerin kutsal kitabı eski ahitten yani Tevrattan esinlenerek Hristiyanlığı yorumlayan Evanjelik Hristiyan değerlerine sürekli referans vererek iç ve dış politikalarını bu dini-kültürel değerlerinin üzerine inşa etmektedirler. 

Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin etnik ve kültürel yapıya göre seçmen tabanları ise; Çinli ve diğer Asya ülkelerinden göçmenler, Orta Doğu lu ülkelerden göç edenler, zenciler ve Yahudiler ile Meksikalı, Porto Rikolu, Kübalı vb Hispaniklerin çok büyük bir bölümü kitle halinde Demokratlara oy verirken, beyazlar, Protestanlar, Hispanik olmayan Katolikler, Ortodokslar, ataları İrlanda, İngiltere, Hollanda, İtalya, Almanya gibi Avrupa ülkelerinden göç etmiş kitleler Cumhuriyetçilere oy vermektedirler. Bu nedenle ABD’yi ve dünyayı WASP'ların ( White- Anglo-Sakson-Protestan ) idare ettiği iddia edilmektedir. Trump’ın seçildiği son başkanlık seçimlerinde etnik ve dini temellere dayanan seçmen davranışlarında şaşırtıcı bir değişim görülmüştür. Genellikle ABD’yi Hristiyanların idare ettiği için kendilerini azınlık hisseden bu nedenle  % 90 nispetle Demokratlara oy veren Yahudiler geçen seçimde Yahudi inançları üzerine Hristiyanlığı okuyan ve inşa eden Evanjelistlerin topluca Cumhuriyetçilere oy vermesi, Trump’ın kendisin de koyu bir Evanjelist olmasından dolayı Yahudilerin yarısının Cumhuriyetçilere oy verdiği ölçülmüştür. Bu eğilimin devam edeceğini Yahudilerin zaten iktisadi menfaatlerinin Cumhuriyetçilerin iktidarında olduğu ancak etnik ve dinsel nedenlerle azınlık psikolojisi ile şimdiye kadar Demokratlara oy verdikleri bilinmektedir. 

Bütün bu tespitlerden ortaya çıkan sonuç; kasım ayında Trump tekrar başkan seçilirse ABD’nin mevcut politikalarının devam edeceği ve Orta Doğu’da, Batı Balkanlar'da ve Kafkasya’da en güçlü devlet olarak Türkiye ile müttefiklik ilişkisini ve iş birliğini artırarak devam ettireceği, rakibi Demokrat Parti adayı Joe Biden seçilirse ise Türkiye’ye karşı hasmane bir politika izleyeceği değerlendirilmektedir.

(tasam.org)

Yazının tamamını okumak için tıklayın