ABD 'savaş alanı'

ABD 'savaş alanı'

27 Temmuz 2020 Pazartesi  |   Serbest Kürsü

Cengiz İzmirli (mahlas)

Pasifik kıyısındaki Oregon ve Washington eyaletlerinin başkentlerinde üst üste isyanlar, başta anneler olmak üzere halk, Başkan Donald Trump’ın, eyalet ve kent yöneticilerinin muhalefetine rağmen bölgeye gönderdiği müdahaleci polis kuvvetleriyle çatışıyor, Kentucky eyaletinin başkenti Louisville’de Afrika kökenli Amerikalıların silahlı milis gücü kentin ortasında yürüyüş yaparak yerel polis eve zenci haklarının savunan göstericilere engel olmaya çalışacak gruplara gözdağı veriyor. Trump, yerel yönetimlerden gelen aksi yöndeki çağrılara rağmen, gösteri yapılan kentlere ek polis kuvveti göndereceğini söylemekte ısrar ediyor. 

Ülkedeki bu bölünmüşlük ve baskı ortamı giderek yayılırken, Trump Fox TV’ye verdiği demeçte Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerinin sonuçlarını tanımayabileceğini söylüyor. Siyasi gözlemciler ve seçim hukuku uzmanları, Covid-19 kısıtlamaları nedeniyle seçimlerde halkın kullandığı oyların sayımında büyük aksamalar yaşanabileceğini, özellikle posta yoluyla kullanılan oyların sayımı geciktikçe Trump’ın ya hile yapıldığı iddiasıyla ya da kendisine yönelik oylar önde giderken “kazandım” açıklamasıyla Beyaz Saray’ı terk etmeyi reddedebileceğini söylüyorlar. 

Yani ABD’de örtülü ya da açık bir faşist iktidar artık tahayyül edilemeyecek bir şey değil. 

Şimdi ABD’nin stratejik savunma doktrininde asıl düşman olarak belirlediği iki ülkeye bakalım: 

Çin, artık ABD’yle açıkça bir soğuk savaşın içinde, bu soğuk savaşta asıl çarpışma hattı ticari tarifelerden teknolojik üstünlük yarısına kaymış durumda. Sadece Trump değil, tüm ABD siyasi kadroları başta Huawei firmasının 5G alanındaki başarısı  olmak üzere, Çin’in uluslararası alanda elde etmeye başladığı teknolojik üstünlüğü baş aşağı etmek için seferber olmuş durumdalar. Seçimlerde Trump’ın rakibi Biden kazansa bile bu yörüngede bir değişiklik olmayacak. Elbette, Güney Çin Denizi’ndeki karşılıklı restleşme soğuk savaşın sıcak çatışmaya dönüşme tehlikesini sürekli canlı tutuyor ve tutmaya devam edecek. Çin’in Hong Kong’ta yaptığı idari düzenlemeler ve Washington’ın kaşımasıyla Tayvan’la Pekin arasında yaratılabilecek ek gerginlikler de ateşi harlamaya önemli katkıda bulunma potansiyeli taşıyor. 

Öteki stratejik “düşman” Rusya’ya bakıldığında ise durum silahlanma açısından önemli gelişmelere işaret ediyor. Tek bir hafta içinde Rusya bir yandan bir uzay silahı denemesi yaparken, diğer yandan Devlet Başkanı Valdimir Putin’in ağzından ABD’ye hafife alınamayacak bir gözdağı verdi: “Deniz kuvvetlerimize hipersonik nükleer silah kabiliyeti kazandırma çabalarımız son aşamaya geldi, bunlara insansız olarak kullanılacak denizaltı araçları da dahil.” 

Bu uzun girişten sonra soru şu: 

Birinci Dünya Savaşı, pazar ve ham madde kaynağı yağmalama arayışı içinde olan kapitalist ülkelerin oluşturduğu bloklar arasında geçti. Amaç ekonomik sömürüydü ama kapitalizmin “normal” sömürü düzeni ötesinde baskı rejimleri yoktu. 

İkinci Dünya Savaşı, kapitalist sömürüyü demokrasi perdesi altında “normal” düzende tutmak isteyen emperyalistlerle, kapitalist sömürüyü talan ve işkence boyutuna taşımaya çalışan faşist emperyalistler arasında yaşandı. 

Üçüncü Dünya Savaşı, eğer yaşanırsa, “demokrasi” diye bir kaygısı olmayan ABD, Rusya ve Çin gibi baskı rejimlerinin oluşturduğu bloklar arasında mı yaşanacak? 

20. yüzyılın başında Türkiye Cumhuriyeti, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yorgun ve yılgın uluslararası ortamda, sömürülen mazlum ülkeler için bir umut güneşi gibi doğmuştu. 

21. yüzyılda yaşanabilecek bir Üçüncü Dünya Savaşı’ndan sonra, Türk halkına, bölgeye ve dünyanın mazlum uluslarına Atatürk anılarından başka sunabilecek bir şeyimiz kaldı mı?