120 yıl sonra Diriliş

120 yıl sonra Diriliş

5 Temmuz 2019 Cuma  |   Köşe Yazıları

Diriliş, Tolstoy’un Savaş ve Barış ve Anna Karenina adlı romanlarından sonra üçüncü önemli ve kapsamlı romanı. Okuyucuyu vicdan, ahlak, din, adalet, sistem, insan gibi kavramlar üzerinde ciddi şekilde düşünmeye sevk ediyor. 

Bu roman Tolstoy’un özellikle Anna Karenina adlı romanından sonra içine düştüğü ruhsal bunalım döneminde yazılmış ve 1899 yılında tamamlanmış. Kitabın sonu İncil’e bağlansa da hem yazar hem de yapıt kilisenin büyük tepkisini çekmiş. Bu kitap ile “Dogmatik Teolojinin Eleştirisi” ve “Tanrı’nın Hükümdarlığı Kendi İçimizdedir”  adlı çalışmaları nedeniyle yazar 1901 yılında aforoz edilmiş. 

Tolstoy’un bu romanda dile getirdiği günümüzü de ilgilendiren önemli noktalara değinmeden önce konusunu kısaca açıklamak istiyorum. 

Romanın başkahramanı Prens Dimitri Nehlüdov jüri üyesi olarak katıldığı bir davada sıra dışı bir karşılaşma yaşar. Gençliğinde yapmış olduğu bir hata ile yüzleşir ve derin vicdani bir sorgulamanın içine girer. Mahkeme salonunda sanık koltuğunda oturan Katyuşa (Maslova) eskiden halalarının evinde kalan, korunmaya muhtaç bir kızdır. Halalarına gidip geldiği sırada onunla yakınlaşmış ve özellikle içine girdiği bencil bir dönem sırasında onunla sonunu düşünmeden birlikte olmuştur. Daha da kötüsü onu kaderine terk etmiştir. Hamile kalan ve evden kovulan Katyuşa zorlu bir hayat yaşamaya başlamış ve sonunda kendini bir genelevde bulmuştur. Şimdi mahkeme salonunda bir tüccarı zehirleme suçundan sanık sandalyesinde oturmaktadır. Aslında suçlu değildir ama yargılama sürecindeki özensizlik sonucu kürek cezasına mahkum olur. Nehlüdov mahkemede onu tanır ve bu duruma kendisinin sebep olduğunu düşünerek büyük bir vicdan azabı duyar. Bunun sonucunda ona yardım etmek ve hikayenin sonu farklı gelişse de onunla evlenmek üzere bütün hayatını değiştirir. 

Nehlüdov kendisini sorguladığı gibi etrafını da sorgulamaya başlar. Katyuşa’yı kurtarmaya çalışırken tanık olduğu bu yargılama süreçleri, soylu sınıfındaki nüfuslu kişilerin kayıtsızlığı ve onların arasındaki ilişkiler, hapishane ortamları, hapishanedeki insanların yaşadıkları dramlar, köylülerin sefaleti, ezilen insanların yaşadıkları dram gerçekçi bir şekilde anlatılır. Parası, nüfuzu ve bağlantıları olmayan insanların çilesi ve yok hükmündeki hayatları çarpıcı şekilde dile getirilir. 

Diriliş hem Nehlüdov hem de Katyuşa’nın ruhundaki uyanmanın, sevgi, affetme ve başkalarına yardıma uzanan yeni hayatlarının ifadesidir. Kendi hata ve zayıflıklarından arınarak daha anlamlı, başkalarına duyarlı yeni bir hayat yolu inşa etmeye başlarlar. 

Bu romanda, insanın kendi hayatını sorgulaması, arınma, yeni bir hayat yolu benimsemesi, toplumsal katmanlar arasındaki çelişkiler, ezilenlerin yaşadıkları acılar, din, adalet ve yargı sistemi, yaşanan olaylar ve kahramanların söz ve görüşleri bağlamında ustalıkla ele alınır.  

Aslında Nehlüdov’da Tolstoy'un kendi yaşamından izler görürüz. Tolstoy’un da tıpkı itiraflarında dile getirdiği gibi gençlik yıllarında bencilce, başkalarını düşünmeden yaşadığı dönemler olmuştur. Ancak sonra basitliğe yönelmiş ve köylü insanların arasında vakit geçirmeye başlamıştır. Topraklarını köylülere dağıtmıştır. Yeni bir ahlak yolu geliştirmeye, Doğu ve Batı bilgeliğini birleştirmeye çalışmıştır. İnsanlığa bir kurtuluş yolu bulma, hayatın anlamına ilişkin sorular Tolstoy'un hayatının son döneminde yoğun olarak zihnini meşgul etmiştir. Tolstoy’un kendi içinde yaşamış olduğu bütün bu fırtına ve arayışı aslında Nehlüdov üzerinden roman boyunca görmek mümkündür. 

Tolstoy'un ortaya koyduğu önemli bir manzara yargılama süreçlerine ilişkindir. Şekli unsurlara hapsolmuş, hakimlerin ve savcıların sistemin içerisinde, sistemin bir parçası olarak içine düştükleri körlük, insanların bir dosya olarak görülmesi, insani boyuttaki eksiklik, nüfuzu ve parası olmayan insanların kolayca kurban olabildiği, hata, ihmal ve gecikmelerle hayatların karardığı bir yargı manzarası çıkar ortaya. 

Suçsuz yere hapis yatırılan, sahipsizlik ve imkansızlık nedeniyle sistemin kurbanı olmuş insanların hikayelerdir bunlar. Suç, ceza, adalet kavramları da bu açıdan tartışmaya açılır.  

Aslında herkes sistemin kurbanıdır. Suç onu yaratan koşulların bir sonucudur. Kişi tek başına suçlu konumuna düşemez. Sistemin ve çevrenin bilinçli ya da bilinçsiz katkılarıyla bu sonuç ortaya çıkar. Kitapta şu ifadelere yer veriliyor: 

“Mahkemelerin tek amacı toplumun bugünkü durumunun sürdürülmesini sağlamaktır. Bunun için toplumda önde olan, onu yükseltmek isteyen, siyasi suçlular dediğiniz insanları olduğu gibi; ondan geride olan, suç işleyebilir diye nitelendirilen insanları da cezalandırır.” 

Bir başka manzara da bunun sonucu olarak hapishanelerdeki insan manzaralarıdır. Katyuşa’ya yardımcı olmak ve onu kurtarmak için çıktığı bu yolculukta kürek mahkumlarının, siyasi mahkumların arasında dolaşır. Haksız yere hapiste olanların, insani koşullardan uzak yaşayanların, fakirlerin ve çaresizlerin yüzleştiği koşulları gerçekçi bir şekilde dile getirir. 

Kendisinin de ait olduğu soylu sınıfının yaşantısı ise zaman zaman tiksinti verecek niteliktedir. İnsanların güç ve nüfuz arayışını, kendi konumlarının sürekli yükseleceğini, rahat ve iyi koşullarda olmaları gerektiğini ve diğerlerinin sefaletinin normalmiş gibi sayılmasını gündeme getiren bu bakış açısını kıyasıya eleştirir. 

İnsanların içinde olduğu genel durumu da eleştirir Tolstoy. Şu satırlara yer veriliyor kitapta: 

“Herkes sadece kendisi için kendi zevkleri için yaşıyordu ve Tanrıyla, iyilikle ilgili sözlerin hepsi birer aldatmacaydı. Dünyadaki her şey neden bu kadar kötü, insanlar neden durmadan birbirlerine kötülük yapıyorlar, neden acı çektiriyorlar gibi sorular ortaya çıktığı zaman da bu konuları düşünmemek gerekiyordu…” 

Toprakta özel mülkiyete karşı olan Nehlüdov’un özellikle kendisine ait toprakların köylülere bırakılması ile ilgili çalışmaları sırasında yaptığı ziyaretlerde gördüğü dehşet verici manzaralar vardır. Köylülerin içinde olduğu bu sefalet ve açlık boyutlarındaki yaşam, duydukları güvensizlik çok çarpıcı bir şekilde anlatılmaktadır. Onlar lehine değişiklikler yapmak isteyen Nehlüdov’a böyle bir şeyin mümkün olamayacağını düşünerek güvensiz yaklaşırlar önce. Ayrıca şu satırlara yer veriliyor kitapta: 

“Halk ölüyor, kendi ölümüne alışmış. Çocukların ölümü, kadınların güçlerinin üstünde çalışmaları, herkes için, özellikle de yaşlılar için açlık gibi ölümle sonuçlanacak yaşam biçimleri oluşmuş halk arasında. Ve halk bu duruma öyle yavaş yavaş gelmiş ki, durumunun korkunçluğunu kendisi de görmüyor ve bundan yakınmıyor.” 

Başka bir eleştiri de dinin algılanışı ve kilise kanalıyla nasıl yaşatıldığına ilişkindir. Bu eleştiri dinin aslından ve özünden çarpıtılarak şekli unsurlara, ritüellere, kişilerin ve kurumların çıkarlarına hizmet edecek bir yapıya dönüştürülmesidir. 

Tolstoy’un dinle ilgili görüşü Tanrının krallığının içimizde olduğu, yerleşik kilisenin doktrin ve ritüellerinin reddedildiği bir görüştür esas olarak. 

Tolstoy’un vermek istediği genel mesaj basittir aslında: Adalet içinde insana hizmet eden bir sistem; sevgiye, affetmeye ve yardımlaşmaya odaklanmış bir insan. Ayrıca, eğitimsiz hakla yol alınamayacağını, gelir dağılımının adil olmadığı, kurumların doğru çalışmadığı, insanı ve adaleti hedeflemeyen bir sistemin ciddi arızalar ortaya çıkaracağı ortaya çıkıyor. 

Aslına bakılırsa Tolstoy’un yaptığı Çarlık kurumlarına karşı dinsel bir başkaldırıydı. Fakat ileri sürdüğü fikirler ve tespitler köylüler kadar sosyalistlerin de hoşuna gitmişti. Gerçekten de 19. yüzyılın ikinci yarısında Rusya toplumunda önemli çelişkiler ortaya çıkmış ve Ekim Devrimine de alt yapı hazırlamıştı. 

Şimdi kitap yazıldıktan bu yana 120 yıl geçti. Yazının başlığını düşününce şöyle bir soru sorarak bitirmek istiyorum: Bugün Türkiye’ye ve diğer ülkelere baktığımızda Tolstoy’un bütün bu söyledikleri neler çağrıştırıyor bize? Hem sisteme hem de dinin ele alınış biçimine Tolstoy’unki gibi güçlü bir eleştiri gerekmez mi?

Yazının orijinalini ve diğer yazıları okumak için tıklayın